Hatta benim gibi onun da var

Hatta figan- u zarıma Hiç ortada nem var benim. Dert, gam, keder, Zikir ve fikrime Ağlayıp sızlamama dahi kumanda eden, yöneten odur. Gelmez elimden Fennî’ya Selb-u maraz, celb-u deva. Vardır demek ayn-u hata Ben acizim nem var benim. Tabii, ideolojik sorunlar da var. İstanbul’daki Ermeniler o baskıyla yaşamayı, kendilerini saklamayı, hatta onlara söylenen yalanları yutmayı öğrenmişler, mecbur kalmışlar. Bunu kötü niyetle söylemiyorum, ama onların alıştığı o ‘düzen’ benim için ağırdı. Kadıköy'de Yoğurtçu Parkı'nda hafriyat kamyonu altında kalarak yaşamını yitiren Şule İdil Dere'nin annesi Nesrin Aslan, mahkemenin iyi hal indirimi uygulayarak sanık Mümin Kılıç'ı ... Fitbird var onun da bi' vakti. (Yea) Gözlerimin içine bak bi'. Anlamsız sensiz bu takvim. Ederim adımlarını takip. Bass gibi vuruyor kalbim seni görünce. N'apıyım? Bu güzellik değil ama adil. (Oo) Açılamam sana daha değil. Fitbird var onun da bi' vakti. Hook x1 (Yea) Fitbird var onun da bi' vakti. Fitbird var onun da bi' vakti. O babasız değil burada aslan gibi babası var onun. Ceylan ve Merve abisine baktı kaldı. Ne bakıyorsunuz onun babası benim da. Bir şerefsiz yüz üstü bıraktı diye bizde bırakacak değiliz. Ceylan da Merve de ağlamaya başladı. Yaşa be abi odunsun ama adamsın dedi. Çok teşekkür ederim Polat bey. A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Şenol Güneş, 'Benim için Dünya Kupası önemli. Tekrar Dünya Kupası'nda olmak, orada ülkemizi temsil ederek uluslararası alanda ses getirmek istiyoruz. İnşallah gruptan çıkıp, ondan sonra da Dünya Kupası finallerine katılıp, güzel bir sonuç yapmak istiyoruz. Oldukça fazla maçımız var. 3 kategoride yarışmamız var. Bunların ... Gizliliğin bir yararı olmadığı gibi, isimlerin bilinmesinin bir zararı olacağını da düşünmüyorum. Bilmemesi gerekenler biliyorlar çünkü. Kaldı ki, dava konusu olan haber ve sosyal medya açıklamalarında ismi duyurulan istihbaratçı artık hayatta değil. Duyurulan onun vefat haberi.

Baya güzel yazi beyler okuyun. Dusuncelerinizi merak ediyorum

2020.09.28 21:58 THE_REAL_KIMBUSIK Baya güzel yazi beyler okuyun. Dusuncelerinizi merak ediyorum

Ülkemizde eğitim olanakları tüm gençlerin ihtiyacını karşılayamadığından, her yıl üniversiteye giriş sınavları yapılıyor. Gençlerden çok ben korkuyorum bu sınavlardan. Biliyorum ki bu yüzden kaç genç ruh sağlığını kaybedecek, kaçı ölecek. Kaçının kendine olan güveni bir daha geri gelmemek üzere onu terk edecek ya da kaçı bu yüzden ailesi tarafından dışlanacak, aşağılanacak. Aileler, bir genç okulda başarılı ise, başka bir sorun yok sanıyor. Halbuki bana tedaviye gelen gençlerin büyük bir çoğunluğu okul birincileri, Türkiye genelinde dereceye giren öğrencilerdir. Şimdi her yıl üniversite sınavlarına girmeyi âdet edinmiş çok sevdiğim bir genç hastam geliyor aklıma. İlk yedi soruyu boş bırakırdı. Neden mi? Türkiye birincisi olup da gazetecilerle başı derde girmesin diye. Türkiye'de girmediği üniversite kalmadı. Ama hiçbirinde aradığını bulamadı. Ne mi arıyordu? Yok edilmiş, aşağılanmış, bir böcek gibi ezilmiş ruhunun devasız yaralarını başarılarla sarabilmek, acısını biraz hafifletebilmek, mutluluk, iç huzuru, yaşama sevinci gibi, o hiç tatmadığı duyguları yakalayabilmek. Onunla konuşurken bir meslektaşımla konuşuyor gibi hissederdim kendimi. Çünkü her şey gibi psikiyatriyi de çok iyi biliyordu. Ayaklı kütüphane gibiydi. Bu kadar çok okuyan, bu kadar çok bilen ve çok çalışan bir genç başka ne yapar? Başka bir şey yapmaya fırsatı kalmaz ki. Yaşamayı, insanlarla ilişki kurmayı, diğer gençler gibi geyik muhabbeti yapmayı, gezmeyi, tozmayı, eğlenmeyi, flört etmeyi bilmez ki. Sonunda da bu büyük zekâ ve yetenek hayata akamazsa, dönüp kendini imha eder. Bizim ülkemizde aileler bu gerçeği görmek istemiyor. Çocukları çok çalışkan ve okulda çok başarılı ise, öğretmenlerin hiçbir şikâyeti yoksa, çocuk hiç sorun çıkarmadan sadece okuluna gidip geliyor, TV bile seyretmeden, odasından çıkmadan hep çalışıyorsa, arkadaşları ile gezip tozmuyor, eve hep zamanında geliyor ve bunlara hiç isyan etmiyorsa bununla gurur duyuyorlar. Halbuki bunun ne kadar tehlikeli bir gidiş olduğunu bilseler... Geçen yıllarda bana gelen iki genç vardı. Biri, iyi bir ailenin ODTÜ'de okuyan, çok çalışkan oğlu, diğeri ise bir yandan sağda solda çalışarak bir yandan da açık öğretim fakültesini kala-geçe bitirmeye çalışan, konuşkan, gezmeyi tozmayı seven biraz gariban bir genç. İkisi de aynı dönem okulunu bitirdi ve kendilerine iş arama-169 ÖLÜMLE DANS 1\J. ya başladılar... Birbirlerini tanımıyorlardı. Gazete ilanlarıyla duyurulan işe alma sınavlarına girmeye başladılar. ODTÜ'lü genç hepsinin yazılı sınavını kazanıyor ama mülakatta başarısız oluyor ve işe girmeyi başaramıyordu. Ailesinin bana aşırı haylazlığı nedeniyle getirdiği açık öğretim mezunu gariban genç ise eğer yazılı sınavı kazanmışsa, mülakatı mutlaka geçiyor ve işe girmeye hak kazanıyordu. ODTÜ'lü bir yere giremezken, gariban genç üç yerden birden davet aldı. Hatta sözlü sınavlara girerken giyecek düzgün bir takım elbisesi olmadığından, birilerinden ödünç aldığı elbiselerle giderdi sınavlara. İşsizliğin kol gezdiği ülkemizde gariban genç, herkesin girmeye can attığı üç büyük kurumdan davet aldı. Kısa süre oralarda çalıştı, beğenmedi. Şimdi İstanbul'da büyük bir özel şirketin genel müdür Sayfa 99 Gülseren Budayıcıoğlu _ Madalyonun İçi yardımcısı. Şimdiden çok para kazanıyor. Artık kendine ait takım elbiseleri var. Geçen gün Ankara'ya gelmiş, bana uğradı. Bambaşka biri olmuş. Artık ona gariban diyemem. Henüz 26 yaşında. Kimbilir ne başarıların altına imza atacak. ODTÜ'lü çalışkan, iyi aile çocuğuna gelince. O koca diploma bile pek bir işe yaramadı. Ailesinin aracılığıyla küçük bir işe girdi çalışıyor. Mutsuz ve hayal kırıklığı yaşıyor. Halbuki aile koskoca ODTÜ'yü çok iyi dereceyle bitiren bu çocuktan neler bekliyordu. Ben bu çocuğa üniversitede kalmasını, kariyer yapmasını önermiştim. Çünkü bu gençler üniversitede kalırsa hiç yabancılık çekmiyor. Orada kaldığı sürece en iyi bildiği işi yapıyor. Sürekli çalışıyor, sınava giriyor, tez hazırlıyor ve bunun karşılığında para kazanıyor. Hayatın içine hiç girmeden kenarından süzülüp gidiyorlar. Ama olmadı. Ankara'daki üniversitelere giremedi. Anadolu'ya gitmeyi ise göze alamadı. Sonra Hale geliyor aklıma. Beklentileri çok yüksek, hırslı ve çok başarılı gençler korkutur beni. Onlara hem hayranlık duyarım, hem de bir türlü aradıklarını bulamayacaklarını bilmek, beni ürkütür. Zeki-yetenekli ve hoş bir kızdı Hale. Çok başarılıydı. Önce ODTÜ'yü bitirdi. Bir-iki iş denemesi oldu, sonra master yapmaya karar verdi. Master bitti yine birkaç işe girdi. "Kimsenin kimseye saygısı yok, kendimi daha fazla geliştirip daha üst düzey işler bulmalıyım," diyerek ikinci bir master daha yaptı. O da bitti ama yine olmadı. "En iyisi yurtdışına gidip doktora yapayım," dedi. Yurtdışında kendi imkânlarınla doktora yapmak çok pahalı bir iş. Aile, Hale otursun diye aldığı evi sattı ve Hale bu evin parasıyla Amerika'ya gitti. Beş yıl kaldı 170 MADALYONUN ÎÇI orada. İyi bir üniversiteden doktora derecesi aldı. Türkiye'yi ve buradaki insanları hiç beğenmiyor, eğitimsiz, kültürsüz, ilkel insanlardan oluştuğunu düşündüğü bu ülkede yaşamak istemiyordu. Amerika'ya büyük hayranlık duyuyordu. Doktora bitince orada birkaç yerde çalıştı. Gördü ki işler hiç de düşündüğü gibi değil. Onun kıymetini Amerikalılar da bilemeyince yeniden Türkiye'ye döndü. Bu arada yaşı 35 olmuş, aile yıllardır okuması için ona para yetiştirmekten bitap düşmüş, kendi yaşıtı arkadaşları girdikleri ya da kurdukları işlerde çok mesafe almışlardı. O ise elinde diploma koleksiyonu ile sıfırdan başlayacaktı her şeye. Birkaç büyük firmadan teklif aldı. Ama Hale'ye iş beğendirmek kolay olmadı. Oralarda da mutlu olamadı. "Birikimimi kullanamıyorum, benim çok daha üst düzey işler yapmam ve çok para kazanmam gerekiyor. Bu benim hakkım, otuz beş yıldır dirsek çürütüyorum. Bu dünyada bunun hiç mi değeri yok," diyordu. Hale'nin çok ilginç hayalleri vardı. Küçük şeylerle mutlu olan insanlara hayretle bakıyor, "Küçük insanların hayalleri de küçük oluyor," diyordu. Güler yüzlü, kolay mutlu olan biriyle evlendi. Kocası Hale'ye hayrandı. Ama hem eşini hem de eşinin ailesini hep aşağıladı. Hale'ye göre onlar küçük şeylerden mutlu olan basit insanlardı. Hele kayınvalidesi ne aptal bir kadındı. Camın önünde iyi demlenmiş bir bardak çay içmek bile o kadını mutlu ediyordu. Hele bir de sigara yakmışsa. Bir gün sormuştum Hale'ye, "Seni ne mutlu edecek, nedir hayallerin?" diye. "Miami sahiline yanaşmış, muhteşem bir yatta güvertede bir-iki arkadaşımla akşamüstü içki içmek isterim," demişti. Ama o yatın Hale'ye ait olması şartıyla. Mutlu olabilmek için gerekli şartlara bakın. Sonuçta sadece Hale'ye değil, Hale'nin emeklerine de yazık oldu. Kocası bu eziyete daha fazla dayanamadı, boşadı onu. Şimdi bir özel üniversitede ders veren Hale yalnız ve mutsuz. Ne hayat ona, ne de o hayata bir şeyler verebildi. Kayınvalidesi ise hâlâ camın önünde akşam çayını büyük bir keyifle içiyor. Hale bütün gayretlerine rağmen bu keyfi hiç tadamadı.
submitted by THE_REAL_KIMBUSIK to KGBTR [link] [comments]


2020.09.28 16:31 jsuvhs Ateizm sadece islam karşıtlığı değil ama bu subın hitap ettiği kitle Türkler olduğu için ve Türkiyenin de büyük kısmı müslüman olduğu için Kuranın birbiriyle çelişen ve garip ayetleri

-Kadın-Erkek Eşitsizliği
Nisa Suresi 34:Allah’in insanlardan bir kismini digerlerine üstün kilmasina bagli olarak ve mallarindan harcama yapmalari sebebiyle erkekler kadinlarin yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadinlar Allah’a itaatkârdirlar. Allah’in korumasina uygun olarak, kimsenin görmedigi durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) bas kaldirmasindan endise ettiginiz kadinlara ögüt verin, onlari yataklarda yalniz birakin ve onlari dövün. Eger size itaat ederlerse artik onlarin aleyhine baska bir yol aramayin; çünkü Allah yücedir, büyüktür.
Nisa Suresi 3. Yetimlerin hakkina riayet edemeyeceginizden korkarsaniz, begendiginiz kadinlardan ikiser, üçer, dörder nikâhlayin. Haksizlik etmekten korkarsaniz tek kadin veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrilmamaniz için en uygun olanidir.
Bakara Suresi 223. Esleriniz sizin nesil yetistiren tarlanizdir. Tarlaniza dilediginiz sekilde varin. Kendiniz için ilerisini düsünerek hazirlik yapin. Allah’in haram kildigi seylerden korunun ve O’nun huzuruna varacaginizi iyi bilin. (Ey Resulüm)! Mü’minleri müjdele!
Bakara Suresi 228. Boşanan kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler, eğer Allah'a ve ahiret gününe inanmışlarsa, rahimlerinde Allah'ın yarattığını gizlemeleri kendilerine helal değildir. Kocaları bu arada barışmak isterlerse, karılarını geri almakta daha çok hak sahibidirler. Kadınların hakları, örfe uygun bir şekilde vazifelerine denktir. Erkeklerin onlardan bir üstün derecesi vardır. Allah güçlüdür. Hakim'dir.*
Bakara Suresi 282. Ey iman edenler! Belli bir süre için birbirinize borçlandiginiz zaman bunu yazin. Aranizda bir yazici adaletle yazsin. Yazici, Allah’in kendisine ögrettigi sekilde yazmaktan kaçinmasin, (her seyi oldugu gibi dosdogru) yazsin. Üzerinde hak olan (borçlu) da yazdirsin ve Rabbi olan Allah’tan korkup sakinsin da borçtan hiçbir seyi eksik etmesin (hepsini tam yazdirsin). Eger borçlu, akli ermeyen, veya zayif bir kimse ise, ya da yazdiramiyorsa, velisi adaletle yazdirsin. (Bu isleme) sahitliklerine güvendiginiz iki erkegi; eger iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadini sahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, digerinin ona hatirlatmasi içindir.
Nisa Suresi 24. (Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı. (Bunlar) üzerinize Allah’ın emri olarak yazılmıştır. Bunların dışında kalanlar ise, iffetli yaşamak ve zina etmemek şartıyla mallarınızla (mehirlerini verip) istemeniz size helâl kılındı. Onlardan (nikâhlanıp) faydalanmanıza karşılık sabit bir hak olarak kendilerine mehirlerini verin. Mehir belirlendikten sonra, onunla ilgili olarak uzlaştığınız şeyler konusunda size günah yoktur. Şüphesiz ki Allah (her şeyi) hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
-Kölelik
Nahl Suresi 75. Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel rızıktan gizli ve açık olarak Allah yolunda harcayan kimseyi misal verir. Bunlar hiç eşit olur mu? Hamd Allah’a mahsustur, fakat onların çoğu bilmezler.
Mucadele Suresi 3.Karılarını zıhar yoluyla boşamak isteyip, sonra sözlerinden dönenlerin, ailesiyle temas etmeden bir köle azad etmeleri gerekir. Size bu hususta böylece öğüt verilmektedir. Allah, işlediklerinizden haberdardır.
Rum Suresi 28. Allah, size kendinizden şöyle bir örnek getirdi: Kölelerinizden, verdiğimiz rızıklarda sizinle eşit haklara sahip olan ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Düşünen bir topluluk için âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.
-Barış Dini(!)
Bakara Suresi 216. Savas, hosunuza gitmedigi hâlde, size farz kilindi. Olur ki, bir sey sizin için hayirli iken, siz onu hos görmezsiniz. Yine olur ki, bir sey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Maide 33: "Allah'a ve Resûlü'ne (mü'minlere) harp açanlarin, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesadciliga kosanlarin cezasi, ancak öldürülmeleri, ya asilmalari, yahut (sag) elleriyle (sol) ayaklarinin çaprazvari kesilmesi, yahud da (bulunduklari) yerden sürülmeleridir. Bu, onlarin dünyadaki rüsvayligidir. Ahirette ise onlara (baskaca) pek büyük bir azab da vardir..."
Enfal Suresi 65. Ey Peygamber! Müminleri cihada tesvik eyle.
Nisa Suresi 84. Allah yolunda savas! Müminleri de savasa tesvik et.
Tevbe Suresi 73.Ey peygamber! Kâfirlere ve münafiklara karsi cihad et ve onlara karsi çetin ol.
Tevbe Suresi 14.Onlarla savasin ki Allah, sizin ellerinizle onlarin cezasini versin
Muhammed Suresi 35. Sakın za’f göstermeyin. Üstün olduğunuz hâlde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.
Enfal Suresi 39. Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!
Bakara Suresi 193. Din yalniz Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın.
Bakara Suresi 191. Onlari (size karsi savasanlari) yakaladiginiz yerde öldürün. Sizi çikardiklari yerden siz de onlari çikarin. Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'da onlar sizinle savasmadikça, siz de onlarla savasmayin. Eger onlar size karsi savas açarlarsa siz de onlari öldürün. Iste kafirlerin cezasi böyledir.
Bakara Suresi 244. Allah yolunda savasin ve bilin ki Allah, her seyi isitir ve bilir.
Saff Suresi 4. Allah, kendi yolunda kenetlenmis bir yapi gibi saf baglayarak savasanlari sever.
Enfal Suresi 57. Eğer savaşta onları yakalarsan, ibret almalari için onlar ile arkalarinda bulunan kimseleri de dagit.
Nisa Suresi 71. Ey iman edenler! Tedbirinizi alin; bölük bölük savasa çikin, yahut (gerektiginde) topyekün savasin.
Muhammed Suresi 4. Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah, kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.

Nisa Suresi 74. O halde, dünya hayatini ahiret karsiliginda satanlar, Allah yolunda savassinlar. Kim Allah yolunda savasir da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakinda büyük bir mükafat verecegiz.
Tevbe Suresi 111. Şüphesiz allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. artık, onlar allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. allah bunu tevrat’ta, incil’de ve kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. kimdir sözünü allah’tan daha iyi yerine getiren? o halde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. işte asıl bu büyük başarıdır.
Nisa Suresi 89. Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. bu sebeple, onlar allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı.
-Muhammed'e Özel Ayetler
Azhab Suresi 50:Ey peygamber! Mehirlerini verdigin eslerini, Allah’in sana ganimet olarak verip de elinin sahip oldugu kadinlari, seninle birlikte hicret eden amca kizlarini, hala kizlarini, dayi kizlarini, teyze kizlarini, kendini peygambere mehirsiz olarak bagislar da peygamber de onunla evlenmek isterse böyle bir mümin kadini -ki sonuncusu diger müminlere degil, zatina mahsustur - sana helâl kildik. Müminlere esleri ve sahip olduklari kadinlari hakkinda hangi kurallari geçerli kildigimizi biliyoruz. Sana mahsus olani güçlük çekmeyesin diye mesrû kildik. Allah çok bagislayici, pek esirgeyicidir.

Azhab Suresi 37. Bir zaman, Allah’in kendisine lutufta bulundugu, senin de lutufkâr davrandigin kisiye, "Esinle evlilik bagini koru, Allah’tan kork" demistin. Bunu derken Allah’in ileride açiklayacagi bir seyi içinde sakliyordun, kendisinden çekinme hususunda Allah’in önceligi bulundugu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onunla beraber olduktan sonra müminlere, evlâtliklarinin -kendileriyle beraber olup ayrildiklari- esleriyle evlenmeleri hususunda bir sikinti gelmesin diye seni o kadinla evlendirdik. Allah’in emri elbet yerine getirilecektir.

Azhab Suresi 53. Ey iman edenler! Peygamberin evine size yemek için izin verilmediği vakit asla girmeyin, fakat çağrıldığınızda -erkenden gidip yemeğe hazırlanmasını beklemeksizin- girin, yemeğinizi yiyince hemen dağılın, söze dalıp oturmayın; bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor, size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Peygamber hanımlarından bir şey istediğinizde, onlar perde arkasında iken isteyin; bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Resûlullah’ı üzmeye hakkınız yoktur, kendisinden sonra ebedî olarak eşleriyle de evlenemezsiniz, sizin bunu yapmanız Allah katında büyük bir günahtır.
Azhab 51. Onlardan dilediginin beraberligini erteler, diledigini yanina alirsin. Uzaklastirdiklarindan birini tekrar istemende senin için bir sakinca yoktur. Bu hüküm onlarin mutlu olmalari, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdigine razi olmalari için en uygun olanidir. Allah gönüllerinizdekini bilir, Allah ilim ve hilim sahibidir.
Azhab Suresi 53. Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin.
Azhab Suresi 30. Ey Peygamber'in hanımları! Sizlerden biri açık bir hayasızlık yapacak olursa, onun azabı iki kat olur. Bu Allah'a kolaydır.
Enfal Suresi 1. Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki: Ganimetler Allah ve Peygamber'e aittir. O halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah'tan korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne itaat edin.
Araf 61. Nûh şöyle cevap verdi: Ey kavmim! Bende hiçbir sapkınlık yoktur; şu var ki ben âlemlerin rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim.
Azhab 56.Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.
Mucadele Suresi 12. Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa konuşacağınız zaman, baş başa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Tevbe Suresi 103. Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.
Hac Suresi 15. Allah'ın peygamber'e dünyada ve ahirette yardım etmeyeceğini sanan kimse, yukarı bağladığı bir ipe kendini asıp, boğsun; bir düşünsün bakalım, bu hilesi kendisini öfkelendiren şeye engel olabilir mi?
Cehennem-İşkence
Araf Suresi 179. Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçogunu cehennem için yaratmisizdir. onlarin kalpleri vardir, onlarla kavramazlar; gözleri vardir, onlarla görmezler; kulaklari vardir, onlarla isitmezler. iste onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapiktirlar. iste asil gafiller onlardir.
Nur Suresi 2. Zina eden kadin ile zina eden erkegin her birine yüz sopa vurun. Allah’a ve âhiret gününe inaniyorsaniz, Allah’in dinini uygulama hususunda o ikisine karsi merhamet duygusuna kapilmayin.Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya tanik olsun.
Bakara Suresi 7. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.
Nisa 56. Süphe yok ki, âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir atese sokacagiz; onlarin derileri pisip aci duymaz hale geldikçe, derilerini baska yenisiyle degistiririz ki aciyi duysunlar. Allah daima üstündür ve hikmet sahibidir.
Hac Suresi 19,20,21. İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O'nu inkar edenlere, ateşten elbiseler kesilmiştir, başlarına da kaynar su dökülür de bununla karınlarındakiler ve deriler eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir.
Tevbe Suresi 34. Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.
Secde Suresi 13. Eğer dileseydik, herkese hidayetini verirdik. Fakat benim, “Andolsun, cehennemi hem cinlerden hem de insanlardan dolduracağım” sözüm gerçekleşecektir.
-Sorgulama!
Maide Suresi 101-102. "Ey iman edenler! Size açiklandigi taktirde,sizi üzecek olan seylere dair soru sormayin.Eger kur'an indirildikten bunlara dair soru sorarsaniz size açiklanir.(Halbuki)Allah onlari bagislamistir.Allah,çok bagislayandir,halimdir." "Sizden önceki bir millet o tür seyler sordu da o yüzden kafir oldu"
-Terorizm
Tevbe Suresi 5. Haram aylar çikinca bu Allah’a ortak kosanlari artik buldugunuz yerde öldürün, onlari yakalayip hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onlari gözetleyin. Eger tövbe ederler, namazi kilip zekâti da verirlerse, kendilerini serbest birakin.
Maide Suresi 33.Allah'a ve Resûlü'ne (mü'minlere) harp açanlarin, yeryüzünde (yol kesmek suretiyle) fesadciliga kosanlarin cezasi, ancak öldürülmeleri, ya asilmalari, yahut (sag) elleriyle (sol) ayaklarinin çaprazvari kesilmesi, yahud da (bulunduklari) yerden sürülmeleridir. Bu, onlarin dünyadaki rüsvayligidir. Ahirette ise onlara (baskaca) pek büyük bir azab da vardir...
Muhammed Suresi 4. Savaşta inkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun; sonunda onlara üstün geldiğinizde onları esir alın; savaş sona erince onları ya karşılıksız, ya da fidye ile salıverin; Allah dilemiş olsaydı, onlardan başka türlü öç alabilirdi, bunun böyle olması, kiminizi kiminizle denemek içindir. Allah, kendi yolunda öldürülenlerin işlerini boşa çıkarmaz.

-Birbiriyle Çelişen Ayetler
Neml Suresi 1. Bunlar Kur’an’in, apaçik bir kitabin âyetleridir.
ile
Al-i İmran Suresi 7. Sana Kitap'ı indiren O'dur. Onda Kitap'ın temeli olan kesin anlamlı ayetler vardır, diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Kalblerinde eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre yorumlamak için onların çeşitli anlamlı olanlarına uyarlar. Oysa onların yorumunu ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar: "Ona inandık, hepsi Rabbimiz'in katındandır" derler. Bunu ancak akıl sahipleri düşünür;
,
En'am Suresi 38. Yerde yürüyen hayvanlar ve kanatlarıyla uçan kuşlar da ancak sizin gibi birer toplulukturlar. Kitap'da Biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık; onlar sonra Rablerine toplanacaklardır.
,
Al-i İmran Suresi 67. İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan. Fakat o, hanif (Allah’ı bir tanıyan, hakka yönelen) bir müslümandı. Allah’a ortak koşanlardan da değildi.
ile

En'am Suresi 162-163. De ki: "Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir."O'nun ortağı yoktur. Bununla emredildim ve ben herkesten önce teslim olurum."
,
Tevbe Suresi 29. Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’in ve Resûlünün haram kildigini haram saymayan ve hak din Islam’i din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun egerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savasin.
ile
Bakara Suresi 256. Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
,
Zuhruf Suresi 23. İşte böyle, biz senden önce hiçbir memlekete bir uyarıcı göndermedik ki, oranın şımarık zenginleri, “Şüphe yok ki biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de elbette onların izlerinden gitmekteyiz” demiş olmasınlar.
,
Nisa Suresi 156,157. Bir de inkarlarindan ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarindan ve “Biz Allah’ın peygamberi Meryemoglu Isa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayi kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadilar.(''Biz Allah'ın peygamberi Meryemoğlu Isa Mesih'i öldürdük'' demişler. Anlamayan tekrar okusun)
,
Bakara Suresi 62. Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir.
ile
Al-i İmran 85. Kim İslam'dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecektir. O ahirette de kaybedenlerdendir.
,
Nahl Suresi 101. Biz bir ayeti degistirip yerine baska bir ayet getirdigimiz zaman -ki Allah neyi indirecegini gayet iyi bilir- onlar Peygamber’e, “Sen ancak uyduruyorsun” derler. Hayir, onlarin çogu bilmez.
ile
Fatır Suresi 43. Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu bekliyorlar. Sen Allah’ın kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamaz.(Nahl 101'de ayetler değişebiliyordu Fatır 43 de kesinlikle değişmiyor)
,
Zümer Suresi 10. Şöyle de: "Ey inanan kullarım! Rabbinize karşı gelmekten sakının; bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah'ın yarattığı yeryüzü geniştir. Yalnız sabredenlere, ecirleri sonsuz olarak ödenecektir."(Ey inanan kullarım?)
,
Maide 5: Bugün size iyi ve temiz nimetler helâl kilinmistir. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecegi size helâldir; sizin yiyeceginiz de onlara helâldir. Gayri mesrû iliskide bulunmak veya gizli dost tutmak seklinde degil de mesrû bir nikâhla evlenmek sartiyla mümin kadinlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadinlar -mehirlerini verdiginiz takdirde- size helâldir. Kim inanmayi reddederse ameli kesinlikle bosa gider. O, âhirette de hüsrana ugrayanlardandir.
ile
Maide 51:Ey iman edenler! Yahudileri ve hiristiyanlari veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onlari dost edinirse süphesiz o da onlardandir. Allah zalimler toplulugunu hidayete erdirmez.
,
Nisa 11 ve 12. Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder. İkiden fazla kadın iseler bıraktığının üçte ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birinin mirastan altıda bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris olmuşlarsa anasının hakkı üçte birdir. Ölenin kardeşleri varsa anasının payı, vasiyetten ve borçtan sonra altıda birdir. Babalarınız ve oğullarınızdan hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah tarafından konmuş paylardır; şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
Yapacakları vasiyetten ve borçtan sonra, eşlerinizin, çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Çocuğunuz yoksa sizin de, yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra, bıraktığınızın dörtte biri onlarındır. Çocuğunuz varsa bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer bir erkek veya kadının, anası, babası ve çocukları bulunmadığı halde malı mirasçılara kalırsa ve bir erkek yahut bir kız kardeşi varsa, vasiyetten ve borçtan sonra her birinin payı altıda birdir. Bundan fazla iseler üçte bire ortaktırlar. Kimse zarar görmesin; Allah’ın hükmü budur. Allah her şeyi bilendir, hilim sahibidir.
Buna göre:(2/3)+(1/6)+(1/6)+(1/8 )= 27/24 = 1,125 bulunur (1.0 olması gerekirdi)
Örnek:
Adamın 120 000 mirasi olursa:
kızına: (2/3) 80 000
anneye: (1/6) 20 000
babaya: (1/6) 20 000
karisina: (1/8) 15 000 miras birakiriz.
toplayinca: 80 000+ 20 000 + 20 000 + 15 000 = 135 000(oysa bırakılan miras 120 000 idi)
,
Muhammed Suresi 15.Takvâ sahibi / Allah’a karsi gelmekten sakinanlara vâd edilen cennetin durumu sudur: Orada bozulmayan su irmaklari, tadi degismeyen süt irmaklari, içenlere zevk veren sarap irmaklari ve süzme bal irmaklari vardir. Ayrica onlar için orada, her çesit meyveden ile Rableri tarafindan bir magfiret vardir...
,
Hakka Suresi 40. Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur’an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin sözüdür.
,
Duhan Suresi 38. Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.
ile
En'am Suresi 32. Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?
,
Enfal Suresi 65.ey peygamber, müminleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlup edebilirler. ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kâfirlerden binini yener. çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.
ile
Enfal Suresi 66. Şimdi, allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir zaaf olduğunu bildi. sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, allah’ın izniyle (onların) iki binini yener. allah, sabredenlerle beraberdir.
(65.ayette 1 müslüman 10 kafire eşit 66.da 1 müslüman 2 kafire eşit oluyor.)
,
Gaşiye suresi 21. 22. 23. 24. 25. 26. ve 27. O halde (resûlüm), öğüt ver. çünkü sen ancak öğüt vericisin. onların üzerinde bir zorba değilsin. ancak yüz çevirip inkâr edene gelince, işte öylesini allah en büyük azap ile cezalandırır. şüphesiz onların dönüşü sadece bizedir. sonra onların sorguya çekilmesi de sadece bize aittir.
ile
Tevbe Suresi 73. Ey peygamber! inkârcılarla ve münafıklarla mücadele et, onlara karşı sert davran! onların varacakları yer cehennemdir. o ne kötü bir varış yeridir!
,
Nisa Suresi 78. Nerede olursanız olun ölüm sizi yakalar; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa "Bu Allah’tan" derler, başlarına bir kötülük gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi Allah’tandır" de. Ne oldu bu adamlara ki bir türlü sözü anlayamıyorlar!
ile
Nisa Suresi 79. Sana ne iyilik gelirse Allah'tandır, sana ne kötülük dokunursa kendindendir. Seni insanlara peygamber gönderdik, şahid olarak Allah yeter.
,
Bakara Suresi 285. Peygamber ve inananlar, ona Rabb'inden indirilene inandı. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandı. "Peygamberleri arasından hiçbirini ayırdetmeyiz, işittik, itaat ettik, Rabbimiz! Affını dileriz, dönüş Sanadır" dediler.
ile
Bakara Suresi 253. O peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık. içlerinden bir kısmıyla konuşmuş, bir kısmını da derecelerle yükseltmiştir. Meryem oğlu Îsâ’ya açık deliller verdik ve onu Rûhulkudüs’le destekledik. Allah dileseydi elçilerin ardından gelen insanlar, kendilerine bunca açık delil geldikten sonra birbirine düşüp savaşmazlardı; lâkin farklı yollara yöneldiler. Bu sebeple kimileri iman etmiş, kimileri de inkâr etmişlerdir. Allah dileseydi aralarında savaşmazlardı fakat Allah dilediğini yapar.
,
Tebbet Suresi 1. Ebu Leheb'in elleri kurusun; kurudu da!(Allah beddua ediyor?)
-Evrensellik
Fussilet Suresi 44. Sayet biz onu yabanci dilde okunan bir kitap olarak indirseydik mutlaka söyle diyeceklerdi: "Âyetlerinin açik seçik anlasilir olmasi gerekmez miydi? Bir Arap’a yabanci dilden bir kitap, öyle mi!" De ki: "O, inananlar için bir rehber ve sifadir; inanmayanlara gelince onlarin kulaklarinda bir sagirlik vardir, Kur’an onlara kapalidir. (Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor.
Şura Suresi 7. Böylece biz sana Arapça bir Kur’an vahyettik ki, şehirlerin anası olan Mekke’de ve çevresinde bulunanları uyarasın. Hakkında asla şüphe olmayan toplanma günüyle onları uyarasın. Bir grup cennette, bir grup ise cehennemdedir.
Yusuf Suresi 2. Biz onu, anlayasınız diye, Arapça bir Kuran olarak indirdik.
Mucadele Suresi 12. Ey iman edenler! Peygamber ile baş başa konuşacağınız zaman, baş başa konuşmanızdan önce bir sadaka verin. Bu, sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. Şâyet (sadaka verecek bir şey) bulamazsanız, bilin ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
-Kimin konuştuğu belli olmayan ayetler
Zuhruf 11 : O, gökten bir ölçüye göre yagmur indirendir. Biz onunla ölü araziyi canlandirdik. Iste siz de, böyle diriltileceksiniz.
Zariyat 50 : O hâlde Allah’a kosun. Süphesiz ben, size O’nun katindan gönderilmis açik bir uyariciyim.
Nahl 51 : Allah, söyle dedi: “Iki ilâh edinmeyin. O, ancak tek ilâhtir. O hâlde, yalniz benden korkun.”
Hud 1-2 : Elif Lâm Râ. Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi (bulunan ve her seyden) hakkiyla haberdar olan Allah tarafindan muhkem (eksiksiz, saglam ve açik) kilinmis, sonra da Allah’tan baskasina kulluk etmeyesiniz diye ayri ayri açiklanmis bir kitaptir. “Süphesiz ben size O’nun tarafindan gönderilmis bir uyarici ve müjdeleyiciyim.”
En’am 114: Allah size Kitab’i açiklanmis olarak indirmisken, ondan baska hakem mi isteyecegim?Kendilerine kitap verdiklerimiz bilirler ki,o tamamiyla hak olarak, Rabbinden indirilmistir, sakin süphelenenlerden olma.
Bakara 138: Allah'in boyasini esas alin. Allah'tan daha güzel kim boya vurabilir! Biz yalniz O'na kulluk ederiz.
Tekvir 19 : Kuskusuz o Kur'an, degerli bir elçinin sözüdür.
Hakka 40 : Hiç süphesiz o (Kur´an), çok serefli bir elçinin sözüdür.
Zumer 53 : Ey kendilerinin aleyhine asiri giden kullarim! Allah’in rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Süphesiz Allah, bütün günahlari affeder. Çünkü O, çok bagislayandir, çok merhamet edendir.”
-Erkekler için
Rahman 56, 57. O ki Cennette, kocalarindan baska herkesten gözlerini sakli tutan, kocalarindan evvel hiçbir insan ve cin ile yatmayan hanimlar vardir. Madem böyledir, ey insanlar ve cinler! Rabbinizin hangi yüce nimetini inkâr edeceksiniz?
Vakia Suresi 23. Onlar için sakli inciler gibi, iri gözlü huriler de vardir.
Nisa Suresi 3.Yetimlerin hakkina riayet edemeyeceginizden korkarsaniz, begendiginiz kadinlardan ikiser, üçer, dörder nikâhlayin. Haksizlik etmekten korkarsaniz tek kadin veya mülkiyetinizde bulunan câriye ile yetinin; bu, adaletten ayrilmamaniz için en uygun olanidir
Nebe Suresi 31,32,33,34. Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir kurtuluş, bahçeler, üzümler, kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ve dolu dolu kadehler vardır.
-Bilimsel
Rahman Suresi 33. Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama Allah'ın verdiği bir güç olmaksızın geçemezsiniz ki!
Yasin Suresi 39.Ay için de sonunda kuru bir hurma dalina dönecegi konaklar tayin etmisizdir.
Tarık Suresi 5,6,7. Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın.Fışkırıp çıkan bir sudan yaratıldı. Bu su, bel ile kaburga kemikleri arasindan çıkar.
Nahl Suresi 15. 16. Yeryüzünde, sarsilmayasiniz diye, sabit daglar, nehirler ve belki yolunuzu bulursunuz diye yollar ve isaretler meydana getirmistir. Onlar yildizla da yollarini bulurlar.
halbuki bugün bilindiği üzere dağların yoğunlukta olduğu bölgeler deprem riski en fazla olan bölgelerdir.
Kehf Suresi. 83,84,85,86. Sana Zulkarneyn’i sorarlar, “Onu size anlatacagim” de.
Dogrusu biz onu yeryüzüne yerlestirmis ve her seyin yolunu ona ögretmistik.
O da bir yol tuttu.
Sonunda günesin battigi yere ulasinca onu, kara balçikli bir suda batiyor gördü.
Orada bir millete rastladi. “Zulkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin” dedik.
Şura Suresi 33. O dilese rüzgârı dindirir de gemiler denizin üzerinde hareketsiz kalıverirler. Şüphesiz bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.(Allah motorlu geminin icat edildiğini tahmin edememiş)
Enbiya Suresi 31: okyanus dalgalari insanlari sarsmasin diye daglari yarattik.(Okyanus ile dağlar arasında bir bağlantı yok?)
Araf Suresi 107. Bunun üzerine Mûsâ, asasını yere attı. Bir de ne görsünler, apaçık bir ejderha.(En komiği bu)
-Çarpılma Ayetleri
Bakara Suresi 55. "Ya Musa! Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız" demiştiniz de gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı.
Fussilet Suresi 17. Semud milletine, doğru yolu göstermiştik, ama onlar körlüğü, doğru yolda gitmeye tercih ettiler. Kazandıklarının karşılığı olarak onları alçaltıcı azabın yıldırımı çarptı.
Zariyat Suresi 44. Onlar Rablerinin buyruğundan çıkmışlardı; bunun üzerine kendilerini gözleri göre göre yıldırım çarptı.
submitted by jsuvhs to AteistTurk [link] [comments]


2020.09.22 10:30 ZeytranZiztasion Werewolf Online Anlatıyorum Fakat Biraz Küfürlü

HEY, SEN! EVET, SEN! ARTIK OYUNLARDAN NEDEN HİÇBİR DUYGUYU ALAMADIĞINI SORGULAYAN BİRİSİ MİSİN? ARKADAŞLARINLA OYUNA GİRMEK İSTEDİĞİNDE SATIŞA GETİRDİKLERİNDEN DOLAYI YALNIZ BAŞINA OYNAYAN YIKIĞIN TEKİ MİSİN? ROLE-PLAY YAPMAYI SEVEN AMA TELEFONU SAMSUNG GALAXY J2 VEYA DAHA BERBAT BİR MODEL OLDUĞU İÇİN TOWN OF SALEM İNDİREMEYEN BİRİ MİSİN? OYUNLARDA KANSER OLUP BUNDAN MAZOŞİZM SEVİYESİNDE ZEVK Mİ ALIYORSUNUZ?
O ZAMAN WEREWOLF ONLINE TAM SİZE GÖRE!
BİR SÜRÜ APTAL OROSPU EVLADININ TOPLANDIĞI BU OYUNDA AMACINIZ SİZE VERİLEN RASTGELE BİR ROLLE TAKIMINIZLA BERABER KAZANMAYA ÇALIŞMAK.
TOWN OF SALEME ÇOK BENZEYEN BU OYUNDA OLAN EN TEMEL FARK, KÖTÜ TAKIM MAFYALAR DEĞİL KURT ADAMLAR!
[He birde Fool diye Jester çakması bir tipleme var ama... Neyse.]
AYRICA BU OYUNDA TOWN OF SALEM'İN O 2 SUNUCUYA SAHİP OLMASI GİBİ VAROŞ BİR KITLIK YOK!
BU OYUNDA:
İNGİLTERE, ALMANYA, FRANSA, BREZİLYA, VİETNAM, RUSYA, İSPANYA, HOLLANDA, TİBET, İTALYA, MALEZYA, ROMANYA
VE TABİİKİ DE KANSER OYUNCULARI TEK BİR ALANDA TOPLAYIP BAŞKA YERLERE GİTMEMELERİ İÇİN VÂR OLMUŞ OLAN TÜRKİYE SUNUCUSU!
[Derecelime gelmeyin artık pezevenkler... Oyun keyfimi siktiniz.]
BU OYUNDA DERECELİ GİRMEK İÇİN TAM 100 OYUN KAZANMALISINIZ! EVET! YANLIŞ DUYMADINIZ! TAM 100 OYUN?
KAFAYI YEME SEVİYESİNE RAMAK KALMIŞ BİR RUH HÂLİYLE OYUNLARA GİREREK, DUVARLARI TEKMELEYEREK, YASTIK ISIRIP AĞLAYARAK, TOXİC SEER DIRDIRINA KATLANMAK ZORUNDA KALARAK, KÜFÜR YİYEREK, MAGANDA SİLAHŞÖR KURŞUNUNA KURBAN GİTME KORKUSUNU HER SEFERİNDE YAŞAYARAK, ÇÖPÇATAN ROLÜNÜN SON ANDA KASABAYI SATIP OYUNU KURTLARA KAZANDIRARAK,
YÜZ TANE ZAFER ELDE ETMELİSİNİZ!
PEKİ, BU 100 GALİBİYETİ ALDIK DİYELİM. BU DERECELİ DENİLEN YERE GİRDİĞİMİZDE KAZANCIMIZ NE OLACAK?
Hmm... GÜZEL SORU!
KESİNLİKLE VE KESİNLİKLE NORMAL OYUNLARDAKİ İNSANLARDAN ÇOK ÇOK DAHA APTAL İNSANLARLA OYUN OYNAYIP HER MAÇ SONU 80 LİG PUANI KAYBEDİP PLASTİK LİGİNE YERLEŞMEK!
GAYET GÜZEL BİR KAZANÇ! ÖYLE DEĞİL Mİ?
[Travmatik WWO anıları lütfen sal beni...
Tek günde 816 puan kaybettim. İyi durumda değilim. Yardım edin.]
NEYSE, NE DİYORDUK? BU DERECELİ MAÇLARA GİRMEK İSTEMİYORSANIZ SANDBOX GİBİ MÜTHİŞ Mİ MÜTHİŞ BİR DENEYİMİ TATMANIZI Ş̸̫̣͈͆̓İ̸̖̦̦͈̼̗̗̿̕Ḓ̷̙̞͉́̾͆̇̚Ḑ̵̈́͌E̵̼̫̭͔̘͎͙̒͂̽̒́̄Ṯ̴̜̠̂͗̑̂̆̏̈L̶͕̔̒̄́͠Ȩ̸̠̣͇̻̺̑̆̈́ ÖNERİRİM!
BU SANDBOX DENEN ÇÖPLÜKTE CUPİD DENİLEN BİR İBNE VA-
A, A, AA! ROLLERİ SİZE HENÜZ DEMEYECEĞİM! ÖNCELİKLE OYUNUN MAÇ TÜRLERİNDEN BAHSETMEM LAZIM!
SANDBOX DENİLEN TÜRDE YENİ YENİ ROLLER DENEYİMLİYORUZ! AMA BU MAÇA GELEN TİPLERİN %80'İ KENDİ DİLLERİNİ KONUŞAN VE KENDİ MİLLETİNİ ARAYAN SALAKLARDAN OLUŞUYOR.
ONUN DIŞINDA HIZLI MAÇ DENİLEN ŞEY VAR Kİ CİDDEN HER ŞEY ÇOK HIZLI OLUP BİTİYOR!
[Abi Town don't go afk amk LAN afk kalma Town LAN TOWN AFK KALMA-]
BU KANSER KİŞİLERİN ÇOĞUNU TÜRK VE VİETNAMLI OYUNCULAR OLUŞTURUYOR!
O YÜZDEN MAÇINIZA TOXİC TÜRK VEYA VİETNAMLI GELİRSE ONDAN KURTULMA TAKTİĞİ VERECEĞİM!
EĞER MAÇINIZA VİETNAMLI VEYA TÜRK OLDUĞU BELLİ OLAN TOXİC BİRİSİ GELİRSE YAPMANIZ GEREKEN 2 ŞEY VAR!
  1. YOL: EĞER ROLÜNÜZ SİLAHŞÖR, GARDİYAN, KURT ADAM VEYA HERHANGİ BİR ADAM ÖLDÜRME KABİLİYETİNE SAHİP BİR ROLSE ANINDA TOXİC HERİFİ YOK EDİN.
  2. YOL: EĞER ROLÜNÜZ GÖZCÜ TÜRLERİNDEN HERHANGİ BİRİSİ, DOKTOR, MEDYUM VEYA HERHANGİ BİR ÖNEMLİ ROL DEĞİLSE EĞER ANINDA OYUNU TERK EDİN. VE BONUS YOL:
ÇÖPÇATAN İSENİZ VE BU KİŞİLERİ İLK GECEDEN FARK EDİNCE ANINDA BİRBİRLERİNE AŞIK EDİP KALAN GÜNLERDE ÖLMELERİNİ BEKLEYİN!
[Valla hiç kusura bakmayın kendi milletimden birisi oyuna gelince salak olmama ihtimali %10 oluyor. Alınıp darılmaca olmasın ama böyle.]
VE BU OYUNDA EN SAÇMA OLAN ŞEY OTA BOKA IRKÇI DAMGASI YİYİP KÜFÜRLERE MARUZ KALMANIZ! SADECE BİRİSİNE GERİ CEVAP VERİN VE IRKÇI DAMGASI YİYİN!
HATTA KARŞISINDAKİ BİRİSİ KARAKTERİNİ SİYAHİ YAPTIYSA YARRAĞI YEDİNİZ!
PEKİ BU OYUNDAKİ ROLLER NELER?
BU DA ÇOK GÜZEL SORU!
SİZ ISRAR ETMEDEN HEMEN GEÇELİM!
AMA SADECE KASABA ROLLERİNE GEÇELİM!
Çünkü üşeniyorum ve daha yazacağım bir Among Us ile Town of Salem floodum var.
/KASABA ROLLERİ!\
[Gerçi, oyunda köy diye geçiyor ama... neyse siktir edin.]
BU ROLLERDEN BAZILARINI BEYNİNİZİN HİÇBİR YERİNİ KULLANMADAN KASABA NE DERSE ONU YAPARAK OYNASANIZ BİLE AŞIRI OP!
GÖZCÜ (SEER): BU ROL ÖYLE BASİT BİR ROL Kİ, BU ROLDE KAYBETMEK İÇİN YA ÇOK SALAK BİR TOXİC OLMAK LAZIM YA DA KASABA BEYNİNİ ÇÖPE ATMALI!
EĞER GARDİYAN SİZİ ALIP ROL SORUYORSA VE İNADINA CLAIMLEMİYORSANIZ ÖLMEYİ SONUNA KADAR HAK ETMİŞSİNİZ DEMEK!
AURA GÖZCÜ (AURA SEER): MENTALİST DENİLEN ELEMANDAN BİR TIK ÖNEMLİ, GÖZCÜ DENİLEN KİŞİDEN ON TIK ÖNEMSİZ BİR ROL OLARAK GÖRÜNSENİZ BİLE GÖZCÜ ÖLÜNCE TÜM KASABA BİR ANDA SİZE TAPMAYA BAŞLAYACAK!
MENTALİST (SPIRIT SEER): [Kalp kırmadan ne desem ki şimdi buna? Laps diye Town'un sikinde olmayan bir rol ve bunu seçerseniz direkt oyundan çıkın demek kabalık olur. Neyse, deneriz bir şeyler.]
BU ROL Bİ SİKE YARAMIYOR!
Tamam tamam işe yarıyor ama Town aptal olunca yaramasa daha iyi olur. Bir de çok umursanan bir rol değil yani... Ama Aura ile Seer'ın yokluğunda yine en değerli oluyor. Tabii gözcü çırağı oyunda yoksa.
GÖZCÜ ÇIRAĞI (SEER APPRENTICE): GÖZCÜ MÜ ÖLDÜ? O ZAMAN GÖZCÜ 2.0 SAHALARDA SİZİ BEKLİYOR! MERHABA GİZLİ KOZ!
SİLAHŞÖR (GUNNER): DÜÜÜT DÜÜÜTT AÇ YOLU AÇÇ HADİ ASLAN PARÇASI YOLU AÇ HADİ BAK ENGELLİ BEKLİYO BURDA HADİ DÜÜÜTTT ♿ BAK SİNİRLENDİ ARKADAŞ HADİ YOLU AÇ HADİİ DÜÜÜT DÜÜTT BİİİPP HADİ BE HIZLI OLL DÜÜÜTT BİİİPPP ♿♿ BAK HIZLANDI ENGELLİ KARDEŞİMİZ SERİ KÖZ GETİR SERİ DÜÜÜTT DÜÜÜT DÜÜÜÜTTTTT BİİİİPPP BİİİİİPPP DÜÜÜTTT ♿♿♿♿ BAK ARTIYO SAYILARI AÇTIN MI YOLU AÇMADIN PÜÜÜÜ REZİİİLL DÜÜÜÜTTT ♿♿♿♿♿♿ BAK KALABALIKLASTI BAK DELI GELIYOR DELIRDI DELI AC YOLU DUTDUTDURURURUDUTTT♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿♿KAFAYI YEDI BUNLAR AC LAAAAN YOLU
GARDİYAN (JAILER): Lan bana mı öyle geliyor yoksa bu rol Town of Salem'de Jailor olarak geçmiyor muydu? Jailer-Jailor ne fark var ki?
He doğru, Jailor town vurunca tüm mermileri kaybediyor ve 3 vuruş hakkı var ama Jailer tek vuruş hakkına sahip.
Bu rol güzel de hani eehh... Seer rollerini daha çok seviyorum.
Geveze (LoudhMouth): Kapat sil oyunu çekemem senin Gözcüymüş gibi aldığın tavırları.
Bu rolü alınca lütfen Seer havalarına girmeyin aq sadece şüphe ettiğiniz kişiye tıklayın bak deli etmeyin insanları evinizi bulup ateşe veririz.
Köylü (Villager): İşinde gücünde olan sıradan bir köylüyüz.
Doktor (Doctor): A.K.A Seer'ın muhtaç olduğu ilk kişi.
Koruma (Bodyguard): A.K.A Aura Seer'ın muhtaç olduğu ilk kişi.
Sert Adam: (ToughGuy): Buna da Mentalist ihtiyaç duyuyor çünkü onu koruyacak delikanlı bir tip tek bu var.
Kırmızılı Hanım (Namuslu Orospu): Town of Salem'de ki Escort mantığı fakat rol engelleyemiyor sadece eğer kötü birine gittiğimizde pat diye ölüyoruz.
İmam (Priest): Tüm köyü alıp Bayram namazı kılıyorsunuz.
Şakayı bir köşeye atarsak eğer, birisine Zemzem suyu atıyoruz. O kişi kurtsa Allah onu helak ediyor ama değilse Allah seni Zemzem suyunu boşa kullandığın için helak ediyor.
Nişancı (Marksman): Bunda Gunner gibi savsaklık yapmak= canınla ödemek
Medyum (Medium): Ölülerle konuşup afk kalmamış bir oyuncuyu diriltebilen çok önemli bir rol. İlk gün öldüğünde genelde tüm Kasaba gerginliğe boğulur.
Dedektif (Detective): Bak kardeşim, şu insanla diğerini seç bak = çıkıyor mu? Çıkıyorsa aynı takımdalar. ≠ mı çıkıyor? O zaman Fool asalım.
Şerif (Sheriff):
Ayrıca bakınız: Town of Salem Lookout.
Mantık neredeyse aynı. Bir kişiyi seçiyorsunuz fakat Lookout ona gelen herkesi gösteriyor ama Şerif sadece 2 kişi gösteriyor.
Belediye Başkanı (Vergi Almayan Tek Başkan): Başkanlığı belli et ve hobaaa tüm oyların 2 katı olsun.
Cadı (Witch): Bu rolü ilk kez oynadığımda aşırı afallamıştım. Çünkü ToS'da Witch farklı burada farklı ya, o yüzden.
Aga bi iksirimiz var işte biri koruyan diğeri can alan. Koruyanı Gözcüye at can alanı git random shooting yap Doctor'a denk gelsin de tüm Town yok etsin seni.
Birazcık riskli bir rol... Ngl.
Demirci (Forger): Bak abim bu kalkan 30 lira ama 3 gün daha beklersen 90 liraya kaliteli bir kılıç yaparım sana gider Doctor kesersin. Ne dersin?
İntikamcı (Avenger):
+12 Junior Ww onu vurun! -Dene bakalım...
Gunner Avenger'ı vurur ve Avenger Mentalist'i öldürür
Canavar Avcısı (Beast Hunter): I'm Beast Hunter and selected myself.
Barışsever (Pacifist): AGA EĞER İLK GÜN ELİNİZDE 0 BİLGİ VARSA RANDOM REVEAL YAPIN BAK SK BULDUĞUMUZ AN YAPMAYIN ANANIZI SİKİCEM YETER LAN YETER.
Çiçek çocuk (Flower child): Fool'un korkulu rüyası.
Falcı (Fortune Teller): 9 ve 12'ye kart verdim kartları gösterin yoksa boğazınıza basarım.
Bari 3. günde falan baskı uygula be adam.
Huysuz Nine (Grumpy Grandma): Sebepsiz yere Seer susturur. Bulunduğu yerde katledilmesi şart diğer rol.
Çöpçatan (Cupid): Benim çiftim Kurt adam ve Seri katil fakat Town onları öldürdü Townu sikiyim hepinizi sikiyim ben oyunu satıyorum bb Kurtlar seer'ı öldürün.
Orospu evladı seni.
Başkan (President): Risk ve ödül sistemi fakat ödül yok.
BU GÜNLÜK OYUN TANITIMI BU KADAR DİĞERİNDE GÖRÜŞMEK ÜZERE!
submitted by ZeytranZiztasion to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.21 18:59 OTSUKARCI- YERLİ VE MİLLİ ALT-RIGHT ERGENLERE SVİHS!

Ülkemizde son zamanlarda acayip sikko bir tür ortaya çıktı. Bütün kavramları çorba edip birbirine katan, ne dediğini bilmeyen, yaşının ufak olması hasebiyle kör ve sebepsiz bir tarafgirliğe meyyal, kendini en boktan ile kıyaslayıp bir tık yukarıda olduğu için sevinen, milliyetçi (hatta özünde ırkçı ama gizlemeye çalışan), saçma salak bir grup. Kahir ekseriyeti 16-19 yaş arasında bunların gördüğüm kadarıyla. Sapına kadar otoriter ve devletçiler. Muhalif olmalarının yegane sebebi otoritenin kendilerinde olmaması ve büyük çoğunluğunun dinsiz olması. Statükonun iti köpeği olurlar yeri geldiğinde bunlar ve kendilerini buna rağmen farklı sanarlar. İncel ve s*ğcı yuvası kgbtr'den bir örnekle devam edelim:
Milliyetçilik savunması yapmış arkadaş ve milliyetçi olmayanın "dünyadan habersiz" olduğunu iddia etmiş. Fakat biraz dikkatli bakınca henüz ingilizce bile bilmediğini ve bu çöp kişiliğiyle yurtdışına çıkma hayalleri kurduğunu görüyoruz. Bir de ne hikmetse hep İskandinav ülkelerine gidiyorlar ha. Bir s*ğcı ergen turnusolü olarak "sol çomar" sözünü çok duyarsınız ayrıca. Kendisini tarafsız olarak göstermesi gözden kaçmıyor tabi. Kendini ne orada ne burada konumlu değilmiş gibi gösterip buz gibi s*ğcılık yapan piçlerin yeni sıçmığı bu da işte. Bilirsiniz sik kafalı faşistler asla faşist olduğunu kabul etmez ve kendi sikko düşünceleri açığa çıkmasın diye "iki taraf da aynı bok" muhabbeti yaparlar. Bunlar daha dünkü bok oldukları halde sırf akpli olmadıkları için inanılmaz bir aydınlanma yaşadıklarını sanarlar ve götlerindeki boka rağmen millete abilik taslarlar ve cahil cühela oldukları halde akıl vermeye çalışırlar. Ülke meseleleri ile ilgili fikirlerine bakınca eu4 oynuyorlar sanarsınız. Emperyalizm arzuluyor haspama bak. Bir de Atatürk'çü kesilir bunlar lafa gelince. Atatürk'ün kim olduğu ve ne yaptığı, ülkeye ne bıraktığı, idealleri falan zerre sikinde değil aslında. Bir diğer ırkçı ergen turnusolü olarak komünizmle ilgili zerre fikir sahibi olmadığı halde dalga geçtiğini zannetme... Bunların neredeyse tamamı fikirlerini efe ayd*l denilen heriften ve onun boostladığı kanallardan edinir. Bilgiye değil algıya dayalı, bomboş, dayanaksız fikirlerini sanki ilk kendileri düşünmüş gibi ve çok orijinal fikirlermiş gibi pazarlarlar sanalda. Efe ayd*l denen adam da liseliyken asosyal bir herif olup kızlar tarafından siklenmeyince "ya bunların hepsi salak zaten benim seviyeme ulaşamadıkları için beni aralarına almıyorlar hepsi aptal bence :(" diye zırlayan bir herif. Tam bizim ergenin kendini özdeşleştirebileceği tipten bir herif yani.
Daha bir yığın örnek verilir ve belki de satırlarca yorum yapılabilir, sıkıldım ama. Çoğunluğu, aynı akpliler gibi ağır otoriter ve devletçi kafadan oluşup ağlama sebebi yalnızca bunu yönetenin kendileri olmaması olan çomarlar "muhaliflerimiz" var ve gerçekler malesef. Şurda 18 sene kendi beyaz Türk kimliği incindi diye "gendimi buraya ayit hissedmiyom övropaya gedecem" muhabbetine soyunan ama bu arzusuna rağmen çöp ve cahil oluşu nedeniyle asla ülke dışına çıkamayacak sik kafalıların halen içinde bulundukları durumu görememeleri çok komik. Kafasının içerisinde zerre bilgi ve tecrübe birikimi olmadığı halde kendini kanaat önderi sanıp bu "birikimlerini" insanlarla paylaşma arzusuyla yanıp tutuşan çöpün de çöpü, rezilin de rezili bir topluluk. Bunun gibi salakların çoğunlukta olduğu bir yerde akpden sonra kaybolacak olan tek şey islamcı orospu çocuklarının varlığı olacak ama akpyi akp yapan diğer sorunlar olduğu gibi kalmaya devam edecek. Neyzen'e selam.
submitted by OTSUKARCI- to svihs [link] [comments]


2020.09.20 11:20 griljedi (Kuram) Jon Snow Hayalet’i Nasıl Buldu?

(Kuram) Jon Snow Hayalet’i Nasıl Buldu?

https://preview.redd.it/s1lvqcsss9o51.png?width=1280&format=png&auto=webp&s=69f3fc3767185650e0b544d139db95acf639cea1
ASOIAF Youtuber Talking Thrones’un “The Real Reason Jon Snow Found Ghost” isimli videosunu izlediğimde genel olarak hoşuma gitti, çevirmek bugüne kısmetmiş. Her zaman ki gibi kendi cümlelerim, yorumlarım ve eklemelerimle yazıyı hazırlıyorum.
Bildiğimiz gibi Bran I POV’da ölü bir ulu kurt ve beş yavru bulunmuştu; üç erkek, iki dişi. Bunlar Ned Stark’ın beş meşru evladının sayısına ve cinsiyetlerine denk geliyordu. Lord Stark ilk başta yavruları istemese de Jon’un ikna becerisiyle Ned ikna edildi ve çocuklar kurtları aldı. Ortalıkta Jon için bir kurt yoktu. Herkes atlara binip köprüye kadar atlarını sürdüklerinde Jon bir anda atını durdurdu.
Atlarına binip yola çıktıklarında, Bran zaferin şekerli tadını ağzında hissediyordu. Yavru kurdunu kıyafetindeki deri katlarının arasında sarmalamış, sıcak bedenine yaslamış, yolculuk için güvene almıştı. Şimdi yavrusuna ne isim vereceğini düşünüyordu.
Köprünün yarısına geldiklerinde Jon aniden durdu.
"Ne oldu Jon?" diye sordu babası.
"Duymuyor musunuz?"
Bran ağaçları sallayan rüzgârı, demir ağacından yapılmış köprüye vuran nal seslerini, aç yavrudan gelen gurultuları duyuyordu ama Jon bambaşka bir şeyi dinliyor gibiydi.
"İşte!" dedi Jon. Hemen atını çevirdi ve tam ters istikamete, köprünün başına doğru koşturdu. Ölü ulu kurdun olduğu yerde atından inip yere çöktü. Bir an sonra, yüzünde bir gülümsemeyle, kafileye doğru geliyordu.
"Diğer yavrulardan uzakta kalmış olmalı," dedi Jon.
"Ya da uzağa bırakılmış," dedi babaları altıncı yavruya bakarken. Bu yavrunun tüyleri bembeyazdı. Gözleri kan kadar kırmızıydı. Bran, diğer yavruların gözleri henüz açılmamışken, bu beyaz yavrunun gözlerinin neden açık olduğunu merak etti.
"Bu bir albino," dedi Theon Greyjoy. Eğleniyor gibiydi. "Bu enik diğerlerinden de önce can verir."
Jon Kar babasının himayesindeki çocuğa uzun ve soğuk bir bakışla cevap verdi. "Ben senin gibi düşünmüyorum Greyjoy," dedi. "Bu yavru benim."
Burada dikkat çeken ilk şey, Jon Snow ve diğerleri 6. yavruyu ilk başta göremiyor çünkü yavru, diğerleriyle beraber değil. Kurt, muhtemelen sürünerek diğerlerinden ayrıldı, yahut Ned’in söylediği gibi “bırakılmış” dahi olabilir. Yani eğer bu yavru kurt, aslında başka bir kurttan doğmuşsa ve buraya bir başkası tarafından (diğer kurtları gönderen) kastten bırakıldıysa, tamam ama hepsi aynı kurttan doğdu ise bırakılma şansı olduğunu sanmıyorum ama burada Ned’in ağzından GRRM’in Jon’un kimliğine de gönderme yapıldığını düşünüyorum. Jon’un ebeveynleri ile ilgili gerçeği göz önüne aldığımızda o da aslında Ned Stark’ın ellerine bırakıldı ve gerçek ailesinden uzağa gönderildi. Zaten kurdun renginin beyaz olması GRRM’in ifadesiyle Jon’un piç olarak büyümesine, dışlanmışlığına bir işaretti ve bence diğer Stark kurtlarından farklı bir kurt olduğuna da bir işaret. Unutmayın ki bu kurt, ayrıca diğerlerinin aksine, gözleri açık olan tek kurttu. Yeni doğan kurt, köpek, kedi vb. Canlıların gözleri ilk aşama kapalı olur ve sonraki haftalarda açılır. İlk doğan ayrıca en iri olandır da... Burada Hayalet’in gözleri açık. Bunun sebebini bir türlü anlamamıştım, ya bu hayvan hepsinden önce doğdu ya da hepsinden daha hızlı gelişen, büyüyen ve güçlenen kurt, Hayalet ki gerçekten de Hayalet, sonrasında diğerlerinden daha hızlı büyüyordu. Bu da belki Jon’un geleceğine işaret olabilir, bir çocuk olmasına rağmen daha ilk iki senesinde Gece Nöbeti’nin Lord Kumandan’ı seçilmeyi başarmıştı ve kendi kardeşlerinden de daha olgun olmasının yanı sıra hızla büyüyen biriydi.
Bu kısmı geçersek gelelim ana konu olan kurdun bulunma şekline... Hayalet ile ilgili ilginç bir bilgi verdikten sonra devam edelim. Bunun için JON I POV’a geçiyoruz.
Jon tavuğun bir budunu koparmak için uzandığında aklına daha iyi bir fikir geldi. Tavuğun tamamını bıçağına geçirip bacaklarının arasından masanın altına kaydırdı. Masanın altındaki Hayalet, sessiz bir vahşilikle kendisine verilen yiyeceği yemeye başladı.
...
Benjen soğan yerken Hayalet'i neşeyle izliyordu. "Çok sessiz bir kurt bu," dedi.
"Diğerlerine hiç benzemiyor," diyerek karşılık verdi Jon. "Hiç ses çıkarmıyor. Ona bu yüzden Hayalet adını verdim ve bembeyaz tüyleri yüzünden. Diğer yavrular siyah ya da gri, hepsi koyu renk."
Bunun gibi birkaç alıntı daha görmek mümkün; kısacası Hayalet, hiç ses çıkartmıyor, ismi bu yüzden Hayalet. GRRM sonraki kitaplarda bile bunu bize hatırlatıyor. O zaman şu soruyu soralım; Jon Snow, Hayalet’in sesini nasıl duydu da onu gidip buldu? Öyle ya, bu kurt hırlamıyor bile, mırıldandığını bile okumadık, dilsiz bir hayvan gibi, sessizce işini hallediyor. O zaman Jon’un bu kurdu duyması mümkün değil ki diğerleri de duymadı zaten. Bran, elindeki kurtların mırıltısını ve diğer bir çok şeyin sesini duydu ama Hayalet’i duymadı.
“...O sıradan bir kurt değil. İri Jon, ulu kurtların çocuklarınıza kuzeyin eski tanrıları tarafından gönderildiğini söylüyor.”
Catelyn, oğullarının kurtları karlar arasında bulduğu günü hatırladı. Üçü erkek ikisi dişi beş kurt yavrusu vardı, Stark Hanedanı’nın beş öz çocuğu için beş kurt... ve altıncısı, beyaz tüylü, kırmızı gözlü, Ned Stark’ın piç oğlu Jon Kar için. Onlar sıradan kurtlar değiller, diye düşündü. Gerçekten değiller.
Kurtların sıradan olmadığı aşikar, başkaları da bunu sezinleyebiliyor, birkaç yerden bu yönde ifadeler okuduk. Yaz, Bran’ın komadayken ölmesine engel dahi olmuştu ve dahası hayvanlar, sahiplerinin ölüm tehlikesine girdiğinde anlıyor ve uyarıyor ve karşı tarafın içindeki kötülüğü sezinleyip yine uyarıyor. Hepsinden önemlisi bu kurtar, Stark çocuklarının warg yeteneklerini asıl tetikleyen unsurdur. Yani kanlarındaki büyü ile bu hayvanların bir bağlantısı, ilişkisi var. Sadece sayı değil cinsiyetlerin de birebir uyuşması, hayvanların çok önemli olduğuna ve sıradan olmadıklarına işaret ve İri Jon haklı olabilir, bu kurtlar gerçekten de kuzeyin eski güçleri tarafından gönderilmiş olabilir ki mantıklı olan da budur, yoksa 200 senedir Sur’un güneyinde görülmeyen bir kurdun, Sur’u geçip Starkların bulması için doğum yapması mümkün değildir.
Bazı okuyucular ulu kurtların, sıradan kurtardan daha büyük; hoş özellikli koca köpekler gibi görse de bu kurtların içinde Melisandre’nin de ifadesiyle “güç” olduğunu yani “büyü” olduğunu çok rahat gözlemleyebiliyoruz. Zaten başka türlü warg yeteneğini tetiklemeleri mümkün olmaz. Unutmayın sadece 1000 kişiden 1’i warg olabilir ama bir evde etkin olarak warg gücüne sahip olduğundan emin olduğumuz 4 çocuk var, Robb rüya gördü mü hiç bilmiyoruz (ama diğerleri gibi onunla çok vakit harcadığı için tetiklenmesi mantıklı olan) ve Sansa’nın, kurdu öldüğü için, var olan warg yeteneğinin tetiklenmediğini ve haliyle hiç kurt rüyaları görmediğini biliyoruz ama Leydi ölmeseydi ve onunla zaman geçirmeye devam etseydi, Sansa da etkin bir warg olacaktı çünkü altı çocuk da warg, kanlarında o büyüyle doğmuşlar.
“Boz Rüzgâr’ın hoşlanmadığı her adam, senin yanında olmasını istemediğim adamdır. Bu kurtlar, kurttan öte yaratıklar Robb. Bunu biliyor olmalısın. Belki de onları bize tanrılar gönderdi. Babanın tanrıları, kuzeyin eski tanrıları...”
...
"Sizin de beş meşru evladınız var. Üç oğul, iki kız. Ulu kurt Stark Hanedanı'nın arması. Bu yavrular sizin çocuklarınız tarafından sahiplenilmek için doğmuş." Jon Snow, Bran I
...
Kırmızı gözler, diye fark etti Jon ama Melisandre’nirı gözleri gibi değil. Kırmızı gözler, kırmızı ağız, beyaz kürk. Kan ve kemik, bir yürek ağacı gibi. Bu hayvan eski tanrılara ait ve bütün ulu kurtların içinde yalnızca bu kurt beyazdı. Robb ve Jon yaz karlarının arasında altı yavru bulmuşlardı; beş yavru gri, siyah ve kahverengiydi, Starklar için beş yavru ve bir beyaz yavru, Kar gibi beyaz. Jon cevabını almıştı artık.
Gördüğünüz gibi birden fazla kişi bu kurtların, kuzeyin eski güçleri tarafından gönderildiğini düşünüyor ve hatta Jon’un alıntısı bize Kankuzgun’un görünüşünü de tarif ediyor. Hayalet ve Kankuzgun’un tarifi neredeyse aynı; kemik/kar kadar beyaz ten/kürk ve kan kırmızısı gözler. Kemik ve Kan. Bu ayrıca Büvet ağaçlarının da tarifidir. Yani Büvet Ağaçları, Hayalet ve Kankuzgun’un görünüşleri aynı. Bu da kurtların ve kuzey güçlerinin ilişkisine bir gönderme. Yani kurtlar, Kankuzgun’u ve Şarkıcılar tarafından gönderilmiş olabilir. Bazı okuyucular, kuzeyin eski tanrılarının aslında eskiden yaşamış ve ölmüş ve ruhlarının Büvet ağaçlarının içine girmiş olan yeşil görenler olduğunu düşünüyor. Bu kadar çok ve isimsiz olmalarının sebebi buna bağlanıyor ki mantıklı. İnsanın ilkel aklıyla da böyle güçleri olan ve bu şekilde iletişim kuran kişiler, zamanla ilah gibi görülmeye başlanmıştır. Bu da bize eski kuzey ilahlarının neden Büvet ağaçları olmadan güçlerini kullanmadıklarını, bu ağaçların olmadığı yerde güç sahibi olmadıklarını açıklıyor çünkü yeşil görenler, bu ağaçlar aracılığı ile güçlerini kullanıyor.
Jon’a ve Hayalet’e dönelim...
"Ne oldu Jon?" diye sordu babası.
"Duymuyor musunuz?"
Jon’un, ses çıkarmadığı için, Hayalet’i duymasının mümkün olmadığında anlaştık sanırım? Oradaki onca insanın da kurdun çıkardığı sesi duymamasının aslında tam da bu sebeple olduğunu anlamışızdır. Jon, köprünün yarısına geliyor, atlar zaten ayrı ses çıkartıyor ve diğer sesler de var ama kimse duymaz iken Jon, kurdun sesini duyuyor. Onca mesafe ve sesin içinde kurdun, sesini duyurması için, çok fazla ses çıkarması beklenir ki böylece sadece Jon değil, diğerleri de duysun ama kimse Hayalet’i duymadı çünkü kurt yavrusu aslında hiçbir şekilde ses çıkarmadan orada duruyordu, en azından sesi dışından çıkarmadı.
O zaman Jon nasıl duydu? Aslında soruyu birkaç kere sorsak da kesin bir cevap vermek mümkün değil ama yüksekle ihtimal buna imkan veren şey Jon’un warg yeteneği ve bu kurdun onun için olmasından kaynaklı. Yukarıda söylemiştim, kurtlar ve sahipleri arasında bir bağ var; sadece sayısı değil, cinsiyetleri de çocuklara denk ve warg yeteneklerinin tetiklenmesiyle bağlantılılar. Hepsi warg kanını taşıyor, Jon da bu şekilde Hayalet’in duyuyor; zihnini... Yani bir çeşit ön-warglama gibi diyebiliriz belki. Sonraki kitaplarda uyanıkken de kurdun varlığını hissettiğini biliyoruz, yanında olmasa bile (bir tek Sur ötesinde ayrıldıklarında ve Jon geri döndüğünde, bir süre hissedemedi ve rüyasında göremedi) ve Jon’un Hayalet’in hislerini, açlığına kadar hissettiğini de biliyoruz, doğal olarak hayvanın içinden/zihninden ses çıkardığını ve Jon’un, kurtla bağlantısı sayesinde, bunu duyduğunu söylemek mümkündür.
Bran, diğer yavruların gözleri henüz açılmamışken, bu beyaz yavrunun gözlerinin neden açık olduğunu merak etti. - Bran POV I
...
Bütün yavrulardan hızlı büyüyen Hayalet onu kokladı, dikkatli ve hafif birkaç ısırıktan sonra iki kurt da yere yattı. - Arya POV I
Hayalet’in gözlerinin hepsinden önce açık olmasının belki de sebebi ve amacı buydu? Biliyorsunuz “gözlerinin açılması” terimi, kitaplarda güçlerini keşfetme ve kullanmayla ilişkili bir durum. GRRM buna gönderme yapmak istemiş olabilir. Belki de bu yüzden Hayalet, diğerlerinden daha hızlı bir şekilde büyümüştür... warg bağlantısı çift taraflıdır; Jon ile hızlı kurduğu bağlantı, belki de kurdun hızla büyümesine de sebep olmuştur?
Videoyu hazırlayanın başka bir düşüncesi var ve daha çok bu düşünce üstünde duruyor; Bloodraven ya da gelecekteki Bran’ın etkisiyle Hayalet’i duymuş olması/fark etmiş olduğu... Jon’un “Duymuyor musunuz?” sorusu üstüne Bran’ın ilk duyduğu şeyin ağaçları sallayan rüzgarın sesi olduğuna dikkat çekiyor. Belki de diyor, gelecekteki Bran’ın fısıltısını duymuştur ve bunu Hayalet’in çıkardığı bir ses olarak algılamıştır. Sonuçta hayvanın da nasıl bir ses çıkardığınız bilmiyorsak da bence bunun bir “kelime” olması pek olası değil, kelime olsaydı zaten bu Jon için dikkate değer bir şey olurdu. Gelecekteki Bran’ın da köpek sesi çıkardığı düşüncesi çok saçma geliyor yahut Kankuzgun’un.
Bu düşünceye temel olarak daha sonraki bölümlerde de Büvet ağacı kullanıldığında, dinleyen kişi için ağaçların-rüzgarın fısıltısı şeklinde bir şey duyduğuna dair örnekler vermiş. Örneğin geçmişteki Ned’e seslenmesi ve BR’nin rüzgar duydu vs. şeklinde bir açıklaması veya Theon’un Kışyarı’nda iken Bran’ı fısıltı-rüzgar şeklinde duyması gibi.
Belki gelecekteki Bran sayesindedir, bilemiyoruz ama bana göre “rüzgar fısıltısı” alıntıları bunun için yeterli bir delil değil, bu sadece ama sadece bir yeşil görenin “etkisi” olduğuna dair bir işaret olabilir ki kurtları gönderenin bir yeşil gören olduğu fikrine sıcak baktığımızı farz ediyorum. Haliyle orada halihazırda olan biteni izleyip, Jon’un kendi kurdunu bulduğundan da emin olmak isteyecektir.
Gelecekteki Bran kuramı popüler sayılan bir düşünce ama bu fikre çok soğuk bakıyorum. Yani neden illa sittin sene sonraki x kişi geçmişe müdahale etmek zorunda ki? Hele ki elimizin altında sittin senedir Starkları izleyen ve çevresinde dolanan yaşayan en güçlü yeşil gören varken? O yapabilecekken niye 100 sene sonraki Bran yapsın? Mantık nedir? “Bakın, gemişe müdahale edebiliyor, çok güçlü biri!” demek için mi? 100 tane olayla bunu anlatabilirsin. Örnek? Bir insanı (Hodor) warglayarak. Bu yüzden Gelecekteki Bran kuramlarına, ikna edici kanıtlar görmediğim yahut doğrudan bu konuda sahne görmediğim sürece, pek ihtimal vermeyeceğim.
Konuyu sonuca bağlayıp bitirirsek; bana göre Hayalet ve Jon arasındaki bağ, (muhtemelen) 3. kişilerin (yeşil gören; BR?) vesilesiyle, o anda kurulmuştu ve bu sayede de kurdu zihninde duyması ve bulması mümkün oldu.
İnşallah yazıyı beğenmişsinizidir, okuduğunuz için teşekkürler.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.09.20 02:13 bglfpig Clock Tower: The First Fear İnceleme

Seri Katilden kaçma Temasını sever misiniz?

Yani Slasher Diyorum Ben Bayılırım evet
Ne Kadar Klişeler ile dolu olsa bile ergenlerin ya da direkten yetişkinlerin ya da bir kişinin yenilemez bir katil tarafından kovalanmasını izlemek bana hep zevk verdi
bu türü harika veren filmler mevcuttu
Friday the 13th
Halloween
Peeping Tom
Child's play
Scream
Cabin in the woods
Nightmare on Elm Street
Teksas da katliam
Falan Filan say say bitmez
oyunlar açısından da neler var bakalım
popüler olanları sayalım en azıdan evet bir sürü Slasher Türü oyun var ama biz çok bilinenleri sayalım
Until Dawn
Nightcry
remothered tormented fathers
Haunting Grounds
AMA ÖZELLİKLE BUNLARA DOĞUŞ KAYNAĞI OLMUŞ OLAN
Clock Tower: The First Fear
bu oyun hakkın da ne diyebilirim ki? bir sanat esiri mi? yoksa sanat esiri olmaya yaklaşan oyunlardan birisi mi?
hala bile emin değilim ama bunun sebebi ne diye sorar isen Clock Tower bir şeyi başarıyor ki zamanına göre kesinlikle taktir edilmeli
Oyun Size Bir Sürü Ending sunuyor ve çoğu farklı mesela birisini kurtarıyorsunuz ama bir ending de birisi ölüyor ya da bir ending de baya kişiyi kurtarabiliyorsunuz ama bir ending de o olmuyor ya da bir ending de bir villain ekstradan öldürebiliyorsunuz ya da bir kaç ending de ana karakteriniz ölüyor
saydıklarımın hepsini yapıyoruz
ve 1992 de çıkmış bir oyun için bu gerçekten takdir edilebilir ve türünün en iyi örneği bile sayılabilir
Clock Tower: The First Fear sanat esiri mi değil mi? hadi gelin soruyu öğrenelim
Öncellikle bu İnceleme de Tüm Endingler göze alınacaktır güzel uzun bir inceleme olacak arkanıza rastlanın ve okumaya başlayın
Spoiler uyarısı tabi ki oyunu oynamadıysanız gidin oynayın ve gelin öyle okuyun
3
2
1
BAŞLADI

Konu:

Clock Tower: The First Fear oyunu Jennifer Simpson isimli Kızımızın ve Ana Karakterimizin Ahem bir Malikaneye ''Mary Barrows'' isimli Hatun Tarafından götürülmesini anlatıyordur yani tek değil tabi ki yanın da arkadaşları var bunlar ise Anne Lotte Laura Harrington isimli kişilerdir Malikaneye geldikleri zaman önce tatlı tatlı yerleşme yapmışlardır güzel bir güzel kız sohbeti ediyorlardır Sonra Ana Karakter Jennifer arkadaşlarının isteği ile Mary bulmaya gider fakat gider iken Elektrik kesilir Jennifer arkadaşlarının olduğu odaya hemen geri döner ama onların yok olduklarını fark eder bunun bir şaka olduğunu düşünür ama olmadığını bir kaç dakika sonra fark edecektir Çünkü Kendisi Elin de Büyük bir Makas Tutan bir Seri Katil Tarafından Kovalanmaya başlar
Evet senaryo bu
ne kadar iyi sorgulanabilir ama kesinlikle iyi işlendiğine söyleyebilirim ve bazı hikayelerin acayip iyi olması gerekmez arkadaşlar karakterlerinin atmosferinin iyi işlenmesi olması onu kurtarabilir
Clock Tower ise bunun en güzel örneklerinden birisi öncellikle Clock Tower öyle 1 tane Katilden kaçtığınız bir oyun değil için de bir Sürü Villain barındıran bir oyun eğer bir ana Villain mevcut değil hatta sizi makas ile kovalayan ana villain gibi gözüken kişi ana villain bile değil ana villain kim diye sorar iseniz mevcut mu onu bile bilmem ama bir seçim yapmak gerekseydi Bayan Mary olurdu evet kendisi Ana Villain neden der iseniz Hikaye Göre doğurduğu iki tane oğlunun annesi oydu ve onları öldürmeye teşvik eden de oydu anlattıklarımın hepsini oyun da hikaye ilerledikçe öğreniyorsunuz ve oyun da öğrenilecek çok şey var ana karakteriniz kişiliği oyun da yaptığınız eylemler ile açığa çıkıyor ve fark ediyorsunuz ki Clock Tower seri katilden kaçan ergen bir kızı anlatmıyor karakterlerin kişiliği ve gerçekten de çözülmeyi bekleyen bir Hikayesi mevcut
Öncellikle her karakterin ayrı bir kişiliği olduğunu söylemek kolay
oyun da yaptığınız eylemlere göre çoğu karakterin kişiliği değişiyor
Mesela en güzel Örneği Mary
Kendisi Oyunun gidişatına göre siz nasıl seçimler yapar iseniz ona göre davranıyor ve kişiliği de ona göre değişiyor
bazen masum gibi davranan bir kadın gibi görünebiliyor iken başka bir oynayış şeklin de sizi öldürmeye çalışan deli bir anne ya da başka bir oynanış şeklin de size ihanet ederek öldüren bir anne ya da başka bir ending de ise size uyku ilacı vererek sonra ise sizi öldüren deli bir anne
değişiyor da değişiyor be
demeye çalıştığım Clock Tower kesinlikle hikayesi bol sürprizler ile dolu her karakterin kişiliğinin davranışlarının size göre değiştiği hikaye temalı bir oyun
çıktığı zamana göre ise de başardığı iş ''sanat esiri'' sayılabilecek kadar da iyi tekrardan dediğim gibi belirli bir kişiliğe ya da davranışa sahip karakterler mevcut değil bu oyun da çoğu karakterin kişiliğini nasıl hayatta kalacağını nasıl davranışlar da bulunacağını falan siz beliriyorsunuz arkadaşlar Clock Tower hikaye açısından acayip başarılı bir oyun
şimdi Hikaye en azıdan Şimdilik bir kenara koyalım ve Gameplay geçelim

Oynanış:

Clock Tower: The First Fear Click and point temalı bir hayatta kalma oyunu evet basit bir Gameplay sahip ama gameplay küçümsemeyin hatta küçümsemeyeceğiniz son şey olsun bu oyunun Gameplay detaylar ve harika keşfedilmeyi bekleyen şeyler ile dolu açıklamama izin verin Clock tower oynayabileceğiniz en iyi detaylı oyunlardan birisi öncellikle hikaye gibi yaptığınız oynanış şekli durmadan değişiyor şöyle açıklayayım bir kere oyun da öldüm ve oyunu tamamen resetledim
bir baktım hayda odaların yeri değişmiş odaların yeri farklı yerler de
bir zaman ise oyun da gezinir iken kutudan katil çıkıyordu bir zaman ise kutudan katil yerine bir kedi çıkıyor
bir zaman ise de oyunun size ilk başlar da kutu da almanızı istediğiniz anahtar tamamen başka yerlere taşınıyor
bir zaman ise yerler tamamen random kırılabiliyor ve ani ölüme sebep olabiliyor
bir zaman ise katil hiç beklenmedik yerlerden çıkabiliyor ve size saklanacak yer bırakmayabiliyor
bir zaman ise aynaya baktığınız da bir el sizi tutuyor ve daha oyunun ilk başların da ölebiliyorsunuz
neler var neler
demeye çalıştığım şey Clock tower kesinlikle harika tekrar oynanmaya değer bir Gameplay sunuyor ne yapar iseniz yapın değişik sonuçlar alacaksınız
ve bu da oyunu tekrar oynamanız için o farklı tüm sonları almak için bir sebep yaratıyor
90lar da ve 80ler de bu kadar detaylı bir gameplay görmek zor o yüzden yaptığı işi sonuna kadar taktir ediyorum
arkadaşlar ben oyunlara tekrar zor bakarım oyun bana gerçekten o oyunu tekrar oynamak için bir sebep sunmuyor ise
Eee Clock tower bunu harika bir şekil de sunuyor
öpün başınızı üstüne koyun
bilmenizi isteyeceğim şey Clock tower da sıkılmanız tekrar oynadığınız da bile zor bir sonra ki oynayışınıza kıyasla acayip garip ve değişik şeyler olacaktır hatta bazen Random ölümlere bile sebep açabilir
bu yüzden hazırlanın aynı zaman da oyun da kurtarabileceğiniz kişiler falan filan yaptığınız seçimlere doğru değiştiğini de belirteyim
bu da işte tekrar oynamanız için farklı harika bir sebep daha
neler var lan neler lan
helal olsun ve bu elde bahsetmeden de geçemeyeceğim bu oyun da bir çan doldurma sistemi var ve bu da Dark Souls da ki gibi oyun da oturmanız ve bir süre beklemeniz lazım bunu yapar iken makaslı katil abinin ya da mary ablanın gelmediğinden emin ol ve evet baya bir süre istiyor
oyun bunu size söylemediği için Kesinlikle söylemem lazımdı
şimdi oyunun zorluğundan biraz bahsedeyim ve Zorluk Kategorisine geçelim

Zorluk:

evet Clock Tower: The First Fear baya bir rage quit geçirmeniz gereken bir oyun
Katile karşı yakalanır iseniz kaçmanız öncellikle mümkün ama bu hiç de hiç kolay olmayacaktır tuşlara abanmaya elinizden geldikçe hazır olun
çünkü abanmaz iseniz abartmıyorum %90 katil sizi yakalayacak demektir
ben bir ara o kadar basıyorum niye hala beni yakalıyor dedim ve fark ettim ki baya baya abanmam lazımmış tuşa
valla en ufak bir yavaşlama da gidersiniz söyleyeyim
aynı zaman da oyunun pc portun da bir save sistemi de yok onu da söyleyeyim
evet şu an da ''NE?'' diye kalıyor olabilirsiniz ama bildiğim kadarıyla save sistemi sadece konsol portların da var
Yani oyunu Emulator ile oynamanızı tercih ederim
ha rage quit geçiririm olur biter diyor iseniz karışamam tabi bu oyun rage quit geçirmek için ideal
aynı zaman da oyunun ilk başların da çok fazla ölür iseniz şaşırmayın çünkü Makaslı katil abimiz emin olun ki hiç beklemediğiniz yerlerden çıkacaktır
saklanıp kendisinin bir süre çıkmasını falan engellemeniz mümkün gerçi
ama her şekil de geri dönecektir ve bazen oyun size kurtarma şansını %3 gibi bir şekil de sunuyor
o yüzden hazırlanın çok kez öleceksiniz
baya baya öleceksiniz
kesinlikle daha zor eski oyunlar oynadım
ama Clock Tower hafife alınacak bir oyun da kesinlikle değil özellikle ilk oynaşınız ise
he bu elde oyunun zorluğunun yine oyunu oynama şeklinize göre değiştiğini söyleyeyim cidden cidden de öyle
helal olsun harbi lan
HELAL OLSUN
HELAL LAN
Ahem
Şimdi ise oyunun Korkunç olup olmadığı kısmına geçelim!

Ne Kadar Korkunç Bilader?:

Evet Clock tower bir korku oyunu tabi ki
slasher türü korlu oyunu ve başarıyor abi başarıyor zamanını aldırmayın Clock Tower sizleri Jumpscare ile korkutmayı bırakın Jumpscare yapmıyor bile Clock tower sizleri gerilim havasını atmosferi ile korkutmaya çalışıyor Özellikle Müzikleri ile
oyunu son ses kulaklık ile oynar iseniz ki öyle oynayın atmosferin ne kadar iyi olduğunu fark etmeniz için fark edeceksiniz ki Clock Tower gerçekten atmosferi ve müzikleri o kadar da iyi yapıyor ki 2020 de bile hafife asla alınmayacak atmosfere ve müziklere sahip
katillerin çıkıp çıkmaması dediğim gibi sizin oynayış şekliniz de bağlı olduğu için katil buradan çıkacak mı düşüncesine kaptırıp çıktığı zaman da gerilimi acayip iyi yaşarsınız
hatta bazen öyle beklenmedik anda çıkar ki gerilimi ve korkuyu damarlarınız da hissedersiniz
Clock Tower korku gerilim atmosfer müzikler hepsini yeterli ve fazla şekil de veriyor,
kesinlikle oyunu oynamanız için farklı sebeplerden birisi
şimdi en önemli ve Son Kategoriye geçelim Tüm Sonlar
hadi bakalım

Sonlar Nasıl?:

öncellikle oyun da dokuz tane ending var
Bunlar harfler ile şöyle sıralanmış oyun da ve hepsini size anlatayım
Ending S: Ana Karakterimiz yaptığı bir ses sayesin de Makaslı seri katil abimizin ölmesine sebep açıyor ve Mary ise kargalar tarafından saldırıya uğradığı zaman Ana karakterimiz onu kurtarmaya çalışsa bile Mary de düşüp ölüyor artık Anne mi Laura mı seçersiniz bilmiyorum ama ikisinden birisi Ana karakterimiz ile birlikte kurtuluyor ve kaçıp gidiyorlar
Ending A: Bu ending de neredeyse aynı olaylar oluyor ana karakterimiz makaslı seri katili öldürüyor fakat bu sefer Anne ile Laura kimi kurtarır iseniz fark etmez Mary tarafından aşağı yitilerek öldürüyor Ana Karakterimiz Mary ile bir savaş veriyor Mary Ana karakterimiz tarafından yeniliyor ve aşağı düşerek ölüyor Ana karakterimiz hayatta kalan tek kişi olmuş oluyor
Ending B: herkes ölmüş halde Ana karakterimiz Seri katili tekrar öldürüyor ve bu sefer Mary ise tam ana karakterimizi başarılı şekil de öldürmeye başaracak iken Mary onu Elektrik sayesin de öldürüyor ve Ana karakterimiz tek başına kaçıyor
Ending C: Ana Karakterimizi Çıkışa yakın bir yer de Mary karşılıyor herkes yine ölmüş durum da Ana karakterimiz Mary ile bir savaşa giriyor ve yenilip yere düşüyor Ana karakterimiz merdivenlerden tırmanıyor fakat Mary de onun peşin de geliyor ana karakterimiz Mary aşağı atıyor ve Mary ölüyor daha sonra seri katili tekrardan düşürerek öldürüyor
Ending D: ana karakterimiz bu sefer bayan Mary seri katil olduğunun farkın da değil ve kurtulduğunu sanarak herkes ölmüş durum da ona sarılmaya gidiyor Mary bıçak çıkartıyor ve ana karakterimizi başarılı şekil de öldürüyor VİLLAİN KAZANDI HAHAHAHAHA.... Villain kazandığı zaman sevinirim hani.... bu ending de baya iyi... NE VAR LAN İŞTE VİLLAİNLAR DA KAZANMAYI HAK EDİYOR
Ending E: Ana karakterimiz bu sefer asansör de üçüncü düğmeye basıyor fakat Asansör başka tarafa gidiyor ışıklar kapanıyor ve makaslı abimiz Mary öldürüyor VE VİLLAİNLAR YİNE KAZANIYOR
Ending F: ana karakterimiz bir tane mağaraya giriyor ve mağara yıkılmaya başladığı zaman asansöre biniyor fakat asansör de onu seri katilin beklediğini fark etmiyor ve asansör de ne yapar ise yapsın seri katil tarafından yeniliyor ve öldürülüyor YİNE VİLLAİN KAZANIYOR İŞTE BU!
Ending G: Ana Karakterimiz araba ile herkesin öldüğüne tanık olduktan sonra kaçıyor ve üç gün sonra evin de ''nedeni'' belirtilmeyen bir şekil de ölü bulunuyor Yine Villianlar kazanıyor (Doğrulandığı Üzere Mary tarafından öldürülmüş kendisi)
Ending H: Yine aynısı fakat bu sefer arabanın arkasından MAKASLI SERİ KATİL ABİMİZ ÇIKIYOR VE BU SEFER ÖLDÜRÜLME SEBEBİ BELLİ OLUYOR
Evet tamamen Farklı Endingler
Şimdi Sonuç Kısmına Gelelim

Sonuç:

Çıktığı yıla göre acayip iyi bir iş çıkartan ve benim çok sevdiğim seri katil temasını acayip iyi yansıtmayı başaran çok iyi hikaye sahip olan oyunu oynamam için üst de bahsettiğim üzere bir sürü sebep sunan bir sürü sonu olması ve acayip korkunç olmasını sayar isek Clock Tower: The First Fear benim için bir sanat esiridir

10

Okuduğunuz için Teşekkürler

submitted by bglfpig to veYakinEvren [link] [comments]


2020.09.20 01:48 bglfpig Clock Tower: The First Fear İnceleme

Seri Katilden kaçma Temasını sever misiniz?
Yani Slasher Diyorum Ben Bayılırım evet
Ne Kadar Klişeler ile dolu olsa bile ergenlerin ya da direkten yetişkinlerin ya da bir kişinin yenilemez bir katil tarafından kovalanmasını izlemek bana hep zevk verdi
bu türü harika veren filmler mevcuttu
Friday the 13th
Halloween
Peeping Tom
Child's play
Scream
Cabin in the woods
Nightmare on Elm Street
Teksas da katliam
Falan Filan say say bitmez
oyunlar açısından da neler var bakalım
popüler olanları sayalım en azıdan evet bir sürü Slasher Türü oyun var ama biz çok bilinenleri sayalım
Until Dawn
Nightcry
remothered tormented fathers
Haunting Grounds
AMA ÖZELLİKLE BUNLARA DOĞUŞ KAYNAĞI OLMUŞ OLAN
Clock Tower: The First Fear
bu oyun hakkın da ne diyebilirim ki? bir sanat esiri mi? yoksa sanat esiri olmaya yaklaşan oyunlardan birisi mi?
hala bile emin değilim ama bunun sebebi ne diye sorar isen Clock Tower bir şeyi başarıyor ki zamanına göre kesinlikle taktir edilmeli
Oyun Size Bir Sürü Ending sunuyor ve çoğu farklı mesela birisini kurtarıyorsunuz ama bir ending de birisi ölüyor ya da bir ending de baya kişiyi kurtarabiliyorsunuz ama bir ending de o olmuyor ya da bir ending de bir villain ekstradan öldürebiliyorsunuz ya da bir kaç ending de ana karakteriniz ölüyor
saydıklarımın hepsini yapıyoruz
ve 1992 de çıkmış bir oyun için bu gerçekten takdir edilebilir ve türünün en iyi örneği bile sayılabilir
Clock Tower: The First Fear sanat esiri mi değil mi? hadi gelin soruyu öğrenelim
Öncellikle bu İnceleme de Tüm Endingler göze alınacaktır güzel uzun bir inceleme olacak arkanıza rastlanın ve okumaya başlayın
Spoiler uyarısı tabi ki oyunu oynamadıysanız gidin oynayın ve gelin öyle okuyun
3
2
1
BAŞLADI

Konu:

Clock Tower: The First Fear oyunu Jennifer Simpson isimli Kızımızın ve Ana Karakterimizin Ahem bir Malikaneye ''Mary Barrows'' isimli Hatun Tarafından götürülmesini anlatıyordur yani tek değil tabi ki yanın da arkadaşları var bunlar ise Anne Lotte Laura Harrington isimli kişilerdir Malikaneye geldikleri zaman önce tatlı tatlı yerleşme yapmışlardır güzel bir güzel kız sohbeti ediyorlardır Sonra Ana Karakter Jennifer arkadaşlarının isteği ile Mary bulmaya gider fakat gider iken Elektrik kesilir Jennifer arkadaşlarının olduğu odaya hemen geri döner ama onların yok olduklarını fark eder bunun bir şaka olduğunu düşünür ama olmadığını bir kaç dakika sonra fark edecektir Çünkü Kendisi Elin de Büyük bir Makas Tutan bir Seri Katil Tarafından Kovalanmaya başlar
Evet senaryo bu
ne kadar iyi sorgulanabilir ama kesinlikle iyi işlendiğine söyleyebilirim ve bazı hikayelerin acayip iyi olması gerekmez arkadaşlar karakterlerinin atmosferinin iyi işlenmesi olması onu kurtarabilir
Clock Tower ise bunun en güzel örneklerinden birisi öncellikle Clock Tower öyle 1 tane Katilden kaçtığınız bir oyun değil için de bir Sürü Villain barındıran bir oyun eğer bir ana Villain mevcut değil hatta sizi makas ile kovalayan ana villain gibi gözüken kişi ana villain bile değil ana villain kim diye sorar iseniz mevcut mu onu bile bilmem ama bir seçim yapmak gerekseydi Bayan Mary olurdu evet kendisi Ana Villain neden der iseniz Hikaye Göre doğurduğu iki tane oğlunun annesi oydu ve onları öldürmeye teşvik eden de oydu anlattıklarımın hepsini oyun da hikaye ilerledikçe öğreniyorsunuz ve oyun da öğrenilecek çok şey var ana karakteriniz kişiliği oyun da yaptığınız eylemler ile açığa çıkıyor ve fark ediyorsunuz ki Clock Tower seri katilden kaçan ergen bir kızı anlatmıyor karakterlerin kişiliği ve gerçekten de çözülmeyi bekleyen bir Hikayesi mevcut
Öncellikle her karakterin ayrı bir kişiliği olduğunu söylemek kolay
oyun da yaptığınız eylemlere göre çoğu karakterin kişiliği değişiyor
Mesela en güzel Örneği Mary
Kendisi Oyunun gidişatına göre siz nasıl seçimler yapar iseniz ona göre davranıyor ve kişiliği de ona göre değişiyor
bazen masum gibi davranan bir kadın gibi görünebiliyor iken başka bir oynayış şeklin de sizi öldürmeye çalışan deli bir anne ya da başka bir oynanış şeklin de size ihanet ederek öldüren bir anne ya da başka bir ending de ise size uyku ilacı vererek sonra ise sizi öldüren deli bir anne
değişiyor da değişiyor be
demeye çalıştığım Clock Tower kesinlikle hikayesi bol sürprizler ile dolu her karakterin kişiliğinin davranışlarının size göre değiştiği hikaye temalı bir oyun
çıktığı zamana göre ise de başardığı iş ''sanat esiri'' sayılabilecek kadar da iyi tekrardan dediğim gibi belirli bir kişiliğe ya da davranışa sahip karakterler mevcut değil bu oyun da çoğu karakterin kişiliğini nasıl hayatta kalacağını nasıl davranışlar da bulunacağını falan siz beliriyorsunuz arkadaşlar Clock Tower hikaye açısından acayip başarılı bir oyun
şimdi Hikaye en azıdan Şimdilik bir kenara koyalım ve Gameplay geçelim

Oynanış:

Clock Tower: The First Fear Click and point temalı bir hayatta kalma oyunu evet basit bir Gameplay sahip ama gameplay küçümsemeyin hatta küçümsemeyeceğiniz son şey olsun bu oyunun Gameplay detaylar ve harika keşfedilmeyi bekleyen şeyler ile dolu açıklamama izin verin Clock tower oynayabileceğiniz en iyi detaylı oyunlardan birisi öncellikle hikaye gibi yaptığınız oynanış şekli durmadan değişiyor şöyle açıklayayım bir kere oyun da öldüm ve oyunu tamamen resetledim
bir baktım hayda odaların yeri değişmiş odaların yeri farklı yerler de
bir zaman ise oyun da gezinir iken kutudan katil çıkıyordu bir zaman ise kutudan katil yerine bir kedi çıkıyor
bir zaman ise de oyunun size ilk başlar da kutu da almanızı istediğiniz anahtar tamamen başka yerlere taşınıyor
bir zaman ise yerler tamamen random kırılabiliyor ve ani ölüme sebep olabiliyor
bir zaman ise katil hiç beklenmedik yerlerden çıkabiliyor ve size saklanacak yer bırakmayabiliyor
bir zaman ise aynaya baktığınız da bir el sizi tutuyor ve daha oyunun ilk başların da ölebiliyorsunuz
neler var neler
demeye çalıştığım şey Clock tower kesinlikle harika tekrar oynanmaya değer bir Gameplay sunuyor ne yapar iseniz yapın değişik sonuçlar alacaksınız
ve bu da oyunu tekrar oynamanız için o farklı tüm sonları almak için bir sebep yaratıyor
90lar da ve 80ler de bu kadar detaylı bir gameplay görmek zor o yüzden yaptığı işi sonuna kadar taktir ediyorum
arkadaşlar ben oyunlara tekrar zor bakarım oyun bana gerçekten o oyunu tekrar oynamak için bir sebep sunmuyor ise
Eee Clock tower bunu harika bir şekil de sunuyor
öpün başınızı üstüne koyun
bilmenizi isteyeceğim şey Clock tower da sıkılmanız tekrar oynadığınız da bile zor bir sonra ki oynayışınıza kıyasla acayip garip ve değişik şeyler olacaktır hatta bazen Random ölümlere bile sebep açabilir
bu yüzden hazırlanın aynı zaman da oyun da kurtarabileceğiniz kişiler falan filan yaptığınız seçimlere doğru değiştiğini de belirteyim
bu da işte tekrar oynamanız için farklı harika bir sebep daha
neler var lan neler lan
helal olsun ve bu elde bahsetmeden de geçemeyeceğim bu oyun da bir çan doldurma sistemi var ve bu da Dark Souls da ki gibi oyun da oturmanız ve bir süre beklemeniz lazım bunu yapar iken makaslı katil abinin ya da mary ablanın gelmediğinden emin ol ve evet baya bir süre istiyor
oyun bunu size söylemediği için Kesinlikle söylemem lazımdı
şimdi oyunun zorluğundan biraz bahsedeyim ve Zorluk Kategorisine geçelim

Zorluk:

evet Clock Tower: The First Fear baya bir rage quit geçirmeniz gereken bir oyun
Katile karşı yakalanır iseniz kaçmanız öncellikle mümkün ama bu hiç de hiç kolay olmayacaktır tuşlara abanmaya elinizden geldikçe hazır olun
çünkü abanmaz iseniz abartmıyorum %90 katil sizi yakalayacak demektir
ben bir ara o kadar basıyorum niye hala beni yakalıyor dedim ve fark ettim ki baya baya abanmam lazımmış tuşa
valla en ufak bir yavaşlama da gidersiniz söyleyeyim
aynı zaman da oyunun pc portun da bir save sistemi de yok onu da söyleyeyim
evet şu an da ''NE?'' diye kalıyor olabilirsiniz ama bildiğim kadarıyla save sistemi sadece konsol portların da var
Yani oyunu Emulator ile oynamanızı tercih ederim
ha rage quit geçiririm olur biter diyor iseniz karışamam tabi bu oyun rage quit geçirmek için ideal
aynı zaman da oyunun ilk başların da çok fazla ölür iseniz şaşırmayın çünkü Makaslı katil abimiz emin olun ki hiç beklemediğiniz yerlerden çıkacaktır
saklanıp kendisinin bir süre çıkmasını falan engellemeniz mümkün gerçi
ama her şekil de geri dönecektir ve bazen oyun size kurtarma şansını %3 gibi bir şekil de sunuyor
o yüzden hazırlanın çok kez öleceksiniz
baya baya öleceksiniz
kesinlikle daha zor eski oyunlar oynadım
ama Clock Tower hafife alınacak bir oyun da kesinlikle değil özellikle ilk oynaşınız ise
he bu elde oyunun zorluğunun yine oyunu oynama şeklinize göre değiştiğini söyleyeyim cidden cidden de öyle
helal olsun harbi lan
HELAL OLSUN
HELAL LAN
Ahem
Şimdi ise oyunun Korkunç olup olmadığı kısmına geçelim!

Ne Kadar Korkunç Bilader?:

Evet Clock tower bir korku oyunu tabi ki
slasher türü korlu oyunu ve başarıyor abi başarıyor zamanını aldırmayın Clock Tower sizleri Jumpscare ile korkutmayı bırakın Jumpscare yapmıyor bile Clock tower sizleri gerilim havasını atmosferi ile korkutmaya çalışıyor Özellikle Müzikleri ile
oyunu son ses kulaklık ile oynar iseniz ki öyle oynayın atmosferin ne kadar iyi olduğunu fark etmeniz için fark edeceksiniz ki Clock Tower gerçekten atmosferi ve müzikleri o kadar da iyi yapıyor ki 2020 de bile hafife asla alınmayacak atmosfere ve müziklere sahip
katillerin çıkıp çıkmaması dediğim gibi sizin oynayış şekliniz de bağlı olduğu için katil buradan çıkacak mı düşüncesine kaptırıp çıktığı zaman da gerilimi acayip iyi yaşarsınız
hatta bazen öyle beklenmedik anda çıkar ki gerilimi ve korkuyu damarlarınız da hissedersiniz
Clock Tower korku gerilim atmosfer müzikler hepsini yeterli ve fazla şekil de veriyor,
kesinlikle oyunu oynamanız için farklı sebeplerden birisi
şimdi en önemli ve Son Kategoriye geçelim Tüm Sonlar
hadi bakalım

Sonlar Nasıl?:

öncellikle oyun da dokuz tane ending var
Bunlar harfler ile şöyle sıralanmış oyun da ve hepsini size anlatayım
Ending S: Ana Karakterimiz yaptığı bir ses sayesin de Makaslı seri katil abimizin ölmesine sebep açıyor ve Mary ise kargalar tarafından saldırıya uğradığı zaman Ana karakterimiz onu kurtarmaya çalışsa bile Mary de düşüp ölüyor artık Anne mi Laura mı seçersiniz bilmiyorum ama ikisinden birisi Ana karakterimiz ile birlikte kurtuluyor ve kaçıp gidiyorlar
Ending A: Bu ending de neredeyse aynı olaylar oluyor ana karakterimiz makaslı seri katili öldürüyor fakat bu sefer Anne ile Laura kimi kurtarır iseniz fark etmez Mary tarafından aşağı yitilerek öldürüyor Ana Karakterimiz Mary ile bir savaş veriyor Mary Ana karakterimiz tarafından yeniliyor ve aşağı düşerek ölüyor Ana karakterimiz hayatta kalan tek kişi olmuş oluyor
Ending B: herkes ölmüş halde Ana karakterimiz Seri katili tekrar öldürüyor ve bu sefer Mary ise tam ana karakterimizi başarılı şekil de öldürmeye başaracak iken Mary onu Elektrik sayesin de öldürüyor ve Ana karakterimiz tek başına kaçıyor
Ending C: Ana Karakterimizi Çıkışa yakın bir yer de Mary karşılıyor herkes yine ölmüş durum da Ana karakterimiz Mary ile bir savaşa giriyor ve yenilip yere düşüyor Ana karakterimiz merdivenlerden tırmanıyor fakat Mary de onun peşin de geliyor ana karakterimiz Mary aşağı atıyor ve Mary ölüyor daha sonra seri katili tekrardan düşürerek öldürüyor
Ending D: ana karakterimiz bu sefer bayan Mary seri katil olduğunun farkın da değil ve kurtulduğunu sanarak herkes ölmüş durum da ona sarılmaya gidiyor Mary bıçak çıkartıyor ve ana karakterimizi başarılı şekil de öldürüyor VİLLAİN KAZANDI HAHAHAHAHA.... Villain kazandığı zaman sevinirim hani.... bu ending de baya iyi... NE VAR LAN İŞTE VİLLAİNLAR DA KAZANMAYI HAK EDİYOR
Ending E: Ana karakterimiz bu sefer asansör de üçüncü düğmeye basıyor fakat Asansör başka tarafa gidiyor ışıklar kapanıyor ve makaslı abimiz Mary öldürüyor VE VİLLAİNLAR YİNE KAZANIYOR
Ending F: ana karakterimiz bir tane mağaraya giriyor ve mağara yıkılmaya başladığı zaman asansöre biniyor fakat asansör de onu seri katilin beklediğini fark etmiyor ve asansör de ne yapar ise yapsın seri katil tarafından yeniliyor ve öldürülüyor YİNE VİLLAİN KAZANIYOR İŞTE BU!
Ending G: Ana Karakterimiz araba ile herkesin öldüğüne tanık olduktan sonra kaçıyor ve üç gün sonra evin de ''nedeni'' belirtilmeyen bir şekil de ölü bulunuyor Yine Villianlar kazanıyor (Doğrulandığı Üzere Mary tarafından öldürülmüş kendisi)
Ending H: Yine aynısı fakat bu sefer arabanın arkasından MAKASLI SERİ KATİL ABİMİZ ÇIKIYOR VE BU SEFER ÖLDÜRÜLME SEBEBİ BELLİ OLUYOR
Evet tamamen Farklı Endingler
Şimdi Sonuç Kısmına Gelelim

Sonuç:

Çıktığı yıla göre acayip iyi bir iş çıkartan ve benim çok sevdiğim seri katil temasını acayip iyi yansıtmayı başaran çok iyi hikaye sahip olan oyunu oynamam için üst de bahsettiğim üzere bir sürü sebep sunan bir sürü sonu olması ve acayip korkunç olmasını sayar isek Clock Tower: The First Fear benim için bir sanat esiridir

10

Okuduğunuz için Teşekkürler
submitted by bglfpig to kiziliksir [link] [comments]


2020.09.17 02:37 LairdLion İLİŞKİ, HAYAT, KİŞİLİK SORUNLARI HAKKINDA

Selam beyler, umarım iyi gidiyordur her şey. Öncelikle bu post uzun olacak, vakti olmayan dostların uğraşmasına gerek yok. Tercihim hayat tecrübesi çok olan abilerimin cevap vermesi aslında. Troll davranacaklar da postu okuduktan sonra zaten ciddi şekilde cevap verirler diye umuyorum, pek taşşak geçmelik bir havada değilim. Şimdiden teşekkür ederim.

Genel olarak sorunlarım çok küçük yaşlarda başladı. Maddi anlamda ailem tamamen dipteydi diyebilirim. Orta okulun yarılarına kadar da aynı şekilde devam etti; okula haftalık bir kaç lirayla giderdim, o şekilde bir durum. Tabii bu durumda pek fazla bir şey alınarak, mutlu mesut yetiştiğimi söyleyemem. İki halam, yatalak bir babaannem ve ebeveynlerim ile büyüdüm. Anne ve babam sinir hastalıklarından dolayı yıllardır bir psikiyatri doktoru ile yakınlar, küçük yaşlarda çoklu kişilik bozukluğu ile tanıştım; o doktor sağ olsun ilerleyen yaşlarıma kadar ağır ilaçlar kullanmamı engelledi. Lakin zaman geçtikçe ben bozukluğa alıştım, dışarıya bunu yansıtmayı kestim. Beni tanıyan çoğu kişi bu bozukluğu bilmez bile, o derece kapattım kendi içime. (Bilmeyenler için çoklu kişilik bozukluğu birden fazla kişiliğiniz olmasına sebep oluyor. Çoğu vakada kişilikler birbirinden bağımsız, hatta anıları bölünmüş halde oluyorlar. Benim durumum bundan bir nebze farklıydı, tamamını açıklayacak enerjim yok maalesef :) .) Neyse, orta okulda görebileceğiniz en itici tiptim, erken ergenliğe girmemden kaynaklı boyum çok erken attı, tüm yüzüm sivilcelerle doldu ve daha kötüsü büyük bir burnum vardı. Ama nasıl bir burun, yüzümün yarısını kaplıyordu neredeyse. E bu durumlardan dolayı çoğu kişinin dalga geçtiği bir tiptim; tüm bunlar birleşince bir zaman sonra pasif agresiflik tanısı da konuldu. Orta okul benim için en boktan dönemlerimdi belkide. Ama önemli olan kısım bu değil, sadece fikriniz oluşsun diye açıkladım.

Orta okulda, gittiğim dershanede bir kız ile tanıştım. O dönemde çoğu kişinin ağzının suyu akardı kızı görse ama hem bozukluğum sebebi ile hem de o dönemler hiçbir şey umurumda olmadığından yakın birer arkadaş olduk. Cidden söylüyorum, hayatımda gerçekten güvendiğim tek insan oldu. Ve aklımdan bir kez bile sevgili mevzuları, cinsellik falan geçmedi. Dediğim gibi bütün erkeklerin bir ortamda gözünü alamayacağı bir tipti ama benim için öz kardeşim oldu. Zaten tek çocuk olduğumdan her zaman yalnız büyümüştüm, kafamda dönen sesler ve gördüğüm şeyler yüzünden hiç kimseye değer verecek enerjim olmazdı. Neyse, bir ortamımız vardı bizim. Bu kız da normale göre fiziği daha göze çarpan ve crop-top gibi açık şeyler giymekten çekinmeyen biriydi. Normalde bu arkadaş grubum ile bir alakası yoktu bile, aynı kursta idik ama kursta toplasan 40-50 kişi olduğundan millet tanışıyor eninde sonunda. Zamanla o kız da bu gruba girdi ve herkes toplu muhabbet etmeye başladı, yakınlaştı derken adına D diyeceğim bir arkadaş ve ortamdaki neredeyse çoğu erkek kızın arkasından ileri geri konuşmaya başladı. Bir süre sonra kızın yüzüne bile sekreter, orospu falan dediler. Ben de D'yi bir köşeye çekip bu konuyu konuştum. Yaptığını açıkladım, yanlış olduğunu söyledim. Ve açıkça bir daha yaparsa belasını sikeceğimi de ekledim. Neyse, gülüp geçti falan, konu kapandı. Aradan bir kaç gün geçti, yine kıza kaşar dedi ben de çıkışta bunu bir marangoza sokup yumrukladım. Çenesi yerinden çıkıyordu neredeyse, o derece bir durum. Sonra kıza da olayları anlattım ve böyle tiplerle konuşmasını istemediğimi, ya beni ya da ortamı seçeceğini söyledim. O da ''Bana kimse kimin yanında olacağımı söyleyemez diye bir cevap verdi. Ben de pekala dedim, siktirip gittim. Sonraki bir ay hayatımın en boktan dönemiydi. Bu durum benim hayata bakış açımı tamamen bozdu. Gerçekten, bu olaydan sonra bir daha kimseye güvenemedim ve güvenmeyeceğim. Aynı zamanda oldukça kötü bir kriz geçirip sabah çarşafım kanlı, sırtım tırnak izleriyle uyanmama da sebep oldu; bundan sonra çoklu kişilik bozukluğum iyice hayatımı sikti.

Anlattığım olaydan sonra dediğim gibi kimseye bir güvenim kalmadı. Okuldaki ortam bok gibiydi, ailem maddi olarak çöküyordu, bundan dolayı manevi olarak da sorunlar ortaya çıkıyordu. En sonunda halam babama, babam halama saldırdı; çok fazla detaya girmek içimden gelmiyor bu konuda, kusuruma bakmayın. Tipim desen zaten iğrençti, bunalmıştım her şeyden. Hayatımın en ağır dönemini geçirdim, kafama silah dayayıp uyuduğum geceler oldu. Lakin zaman her acıyı bastırıyor bir şekilde işte. İşin sonunda lise başladı, ben de tamamen değiştim. Yüz yapım, vücudum da aynı şekilde çok abartı bir duruma geldi. Küçüklüğümle şu anımı yan yana koysam benzetemezsiniz, o derece. O dönemden sonra hayatımda isteyip elde demediğim kimse olmadı. Bundan sonra da olacağını düşünmüyorum açıkçası. Lakin, lisede bir sevgilim oldu. Yaklaşık 1,5 yıl devam etti ilişkim. Görebileceğiniz en doğal ilişkiydi belki de. Altı ay boyunca mükemmel ilerledi, lakin zaman geçtikçe sorunlar beni boğmaya başladı. Lakin onun üzerine yine devam ettim. Altı ayın üzerine sekiz, dokuz aydan fazla işkence çektim ama bırakamadım. Her şeyimi verdim. Zaten lise başlangıcı benim hayatımın ters döndüğü bir dönemdi. Maddi olarak muazzam bir hale geldim, manevi sorunlar umurumda olmadı, notlarım zaten her zaman çok yukarıdaydı vs. Bu kız benim belki de gerçekten sevip değer verdiğim tek sevgilim oldu. İşin sonunda dayanamayacak noktaya gelmiştim, psikolojim iyice bok yolundaydı ve kızın benim ona verdiğim değerin bir gramını geri vermediğini düşünmeye başlamıştım. En sonunda uyarmama rağmen bir kaç şey daha yaptı ve o anda kesip attım. O ana kadar o kadar fazla kez ayrılacağımı söylerdim yakınlarıma ki, bilemiyorum yani... O noktadan sonra kıza karşı hiçbir şey hissetmedim, ne öfke, ne kin, ne umut. Kesip attım sadece. İlerleyen altı ayda kız acı çekti, sonunda unuttu gitti. Kıza da E diyeceğim buradan itibaren.

Bunun üzerine kardeşim dediğim bir çocuk altı, yedi ayın sonrasında bu E ile ilişkiye başladı. O da koymadı, sonuçta kızın hayatını siktiğimi hissediyordum/hissediyorum hala. Onun üzerine yine ciddi bir ilişki yapmayı denedim ve yanı şey ile sonuçlandı. Ben kızı sıktım, her şey rayına oturana kadar her şeyimi ortaya koydum ve düzeldiğinde ben de tükenmiştim, sıkılmıştım. O da ufak bir şey yaptı ve ondan da ayrıldım.

Şu an yine aynı boku yiyorum. Ciddi ilerleyen bir ilişkim var ama bunaldım. Her şeyi yoluna sokmuş olsam da yine tükendim. Lakin fark etmeye başlıyor insan; ben tükenip dursam da işin sonunda kıza yine üzülüyorum. Doğru düzgün konuşsam anlamayacağına yine eminim. Lakin artık bu tarz ilişkiler yürütecek bir kişi olduğumu düşünmüyorum. Her anlamda dengesiz birisiyim. Kafamın içinde bir milyon şey dönüyor. Gece üzgünüm, sabah sikimde değil, akşam çöküyorum. Böyle bir döngünün içindeyim. Artık aynaya baktığımda kim olduğumu anlayamıyorum. O kadar fazla harcadım ki kendimden, o kadar ödün verdim ki aslında kim olduğumu bilemiyorum. Yoruldum ben dostlar. Gerçekten bunaldım. Hem bu durumdan; nasıl kendime tekrar döneceğimden hem de bu ilişki konularını ne yapacağımdan bihaberim. Bu anlamda benzer şeyler yaşamış olanlarınız vardır eminim. Fikirleriniz, yorumlarınız önemli benim için.

Burada anlatmadığım bir çok şey de var, hala beni etkileyen. Namaz kıldıran birinden bir anda inancını kaybetmiş bir insana dönüşmemden tut, egoist birinden kendine saygısız birine dönmeme kadar binbir konu var daha. Her şeyi yazamadım, yazamam da. Şimdiden yardımcı olan, fikir veren herkese teşekkür ederim. Esenlikler.
submitted by LairdLion to KGBTR [link] [comments]


2020.09.14 22:23 government_man00 Asgard duvarlarının yapılışı

AltınÇağ’dan çok sonra zamanın döngüsünün içinde hala çok erken bir dönemdi. Ve Aesirler ile Vanirlerin savaşından çok sonra, Asgard’ın çevresindeki, Vanirlerin savaş sihirleri ile yerle bir ettiği duvar halen bir moloz yığını gibiydi, terk edilmişti, kartallara ve kuzgunlara ev sahipliği yapıyordu.
Tanrılar duvarın yeniden yapılması konusunda çok istekliydiler, böylece Asgard kötülük yapanlardan korunacaktı. Ancak, hiçbiri yeniden inşanın ağır yükünü omuzlarına almaya istekli değildi. Bir gün, yalnız bir figür titreyen gökkuşağının üzerinden geçip gözcü Heimdall tarafından durdurulana kadar bu konu bir süre bu şekilde kaldı.
Adam, “Tanrılara sunulacak bir planım var,” dedi.
Heimdall sıcak bir şekilde “Planını bana söyleyebilirsin,” dedi.
Bu adamın yüz mil öteden yaklaşmasını izlerken meraklandı ve altın dişlerini göstererek gülümsedi.
Adam, eyerinin üzerinden, “Eğer söyleyeceksem tanrıların hepsine söyleyeceğim. Hatta tanrıçalar da bu konuyla ilgilenebilir,”dedi.
Heimdall yeniden, bu sefer daha az dostça bir şekilde dişlerini gösterdi ve adamı İda Ovası’ndan geçirerek Gladsheim’a yönlendirdi.
Böylece tanrılar ve tanrıçalar Gladsheim’da toplandılar.
Ziyaretçileri atını bağladı ve parıldayan çatının altında avlunun ortasına çıktı. Her biri kendi tahtlarında oturan Odin ve 12 lider tanrı ve kalabalık bir tanrılar ve tanrıçalar grubu ile çevrelenmişti.
Odin adama sertçe baktı ve “Hepimiz Heimdall’ın emriyle buradayız. Söyleyecek neyin var ?” dedi.
“Sadece şu,” dedi adam, “Asgard’ın çevresindeki duvarlarınızı yeniden yapacağım.”
Tanrılar ve tanrıçalar inşaatçı konusunda görünenden oldukça daha fazlasının olması gerektiğini fark ettikçe Gladsheim’da bir hareketlilik oldu.
İnşaatçı, “Duvar öncekine göre çok daha sağlam ve yüksek olacak,” dedi. “Öylesine sağlam ve yüksek olacak ki ele geçirilemeyecek. Midgard’a paldır küldür girseler bile Asgard, kaya devlerine ve buz devlerine karşı güvenli olacak”
Hemen koşulların geleceğinin farkında olan Odin, “Ancak?…” dedi.
İnşaatçı, “On sekiz ayım olacak,” dedi. “Başladığım günden itibaren o sekiz ay.”
Odin, yani Tetikte Olan, “Bu mümkün olmayabilir,” dedi.
“Bu gerekli,” dedi inşaatçı.
“Ya fiyatın?” diye sordu Odin yavaşça.
“Şimdi sıra ona geliyordu,” dedi inşaatçı, “Freyja’nın eşim olmasını istiyorum.”
Güzel tanrıça Dimdir oturdu ve hareket ettikçe Brisinglerin Kolyesi, altın broşları ve elbisesindeki altın iplikler parıldadı ve ışıldadı. Firgg ve Nanna ile Eir ve Sif’ten bile daha güzel olan, tanrıçaların en güzeli Freyja’ya bakabilen tek kişi Odin’di. Freyja dimdik otururken çevresindeki sinirli tanrılar bağırıyorlar ya da kollarını sallıyorlar ve inşaatçıyla alay ederek onu kovalıyorlardı.
Odin, “Bu imkansız, artık bu konuşmanın sonu gelsin!”diye bağırdı.
“Ayrıca Güneş ve Ay’ı da isteyeceğim” dedi inşaatçı; “Freyja, Güneş ve Ay, işte fiyatım bu.”
Şamatanın arasında Loki’nin sesi yükseldi: “Her fikrin kendine göre bir değeri vardır. Düşünmeden reddetmeyin.”
Tüm tanrılar ve tanrıçalar dönüp Sinsi Tanrı’ya, dev Farbauti’nin oğluna baktılar ve zihninin dehlizlerinden neler geçtiğini merak ettiler.
Loki makul bir şekilde “Bu planı düşünmeliyiz. Misafirimize en azından bunu borçluyuz,” dedi.
Böylece, tanrılar ve tanrıçalar görüşürken inşaatçının Gladsheim’dan ayrılması istendi. Tanrıların artık bu fikri düşünmeden reddetmek yerine ciddi ciddi tartışmak istediklerini gördüğünde, Freyja altın gözyaşları dökmeye başladı.
Loki, “Bu kadar aceleci olmayın. Bu planı kendi lehimize döndürebiliriz. Mesela bu adama duvarı örmesi için altı ay verirsek…” dedi.
“O sürede asla duvarı bitiremez,” dedi Heimdall.
“Asla” diye tekrarladı tanrıların birçoğu.
“Kesinlikle,” dedi Loki.
Odin gülümesi.
Loki, “Peki bunu önerirsek ne kaybederiz ki ? Eğer inşaatçı kabul etmezse, hiçbir şey kaybetmeyiz. Kabul ederse de kaybetmeye mahkum olacak.”. Loki iki yanına vurdu ve gözlerini devirdi. “Ve duvarımızın yarısı örülmüş olacak, bedavaya ve hiçbir şey vermeden!”
Her ne kadar tanrılar ve tanrıçalar Loki’nin tavsiyesine uyma konusunda rahatsız olsalar da Düzenbaz’ın planında hiçbir hata göremediler. Hatta birkaçı bunu kendilerinin düşünmüş olmasını diledi.
İnşaatçı Gladsheim’a geri geldiğinde, “Altı ay!” dedi Odin. “Eğer bu süre içinde duvarı örersen Freyja’yı eşin olarak alabilirsin ve Güneş ile Ay’ı da alabilirsin. Altı ay…”
İnşaatçı kafasını salladı ama Odin devam etti: “Yarın kış mevsiminin ilk günü. Hiç kimsenin sana yardıma gelmeyeceğini kabul etmelisin. Ve eğer duvarın herhangi bir kısmı yaz mevsiminin ilk gününde hala bitmemiş olursa ödülünü kaybedersin. Bizim koşullarımız bunlar ve başka da koşulumuz yok.”
“Bunlar imkansız koşullar ve siz de bunun farkındasınız,” dedi inşaatçı. Durdu ve Freyja’ya baktı. “ama benim arzum…” dedi. “Arzum…” Tekrar Freyja’ya baktı. “O zaman en azından atım Svadilfari’nin bana yardım etmesine izin verin.”
“Bizim koşullarımız bunlar,” dedi Odin.
“Bunlar da benimkiler,” dedi inşaatçı.
Loki, “Odin, çok inatçısın,” dedi.
Odin sert bir şekilde “Başka koşul yok,” dedi.
Loki, “Atını kullanmasına izin vermekte yanlış olan ne var?” diye bağırdı. “Atı sonucu nasıl etkileyebilir ki? Eğer reddedersek bir anlaşma olmayacak ve duvarın hiçbir kısmını elde edemeyeceğiz.”
Sonunda Loki’nin görüşü üstün geldi. İnşaatçının bir sonraki sabah çalışmaya başlamasına ve atını kullanmasına karar verildi. Odin, çok sayıdaki tanığın önünde bu konuda yemin etti ve inşaatçı aynı zamanda duvar üzerinde çalıştığı süre boyunca giriş izni istedi. O zamanda trollerle savaşmak için uzakta olan Thor’un eve dönüp bu konuyu diğer tanrıların gördüğünden farklı bir şekilde görebileceği konusunda endişeli olduğunu söyledi.
Erken Kalkan ve En Çevir, gökyüzündeki yolculuklarına başlamadan çok önce inşaatçı çalışmaya başladı. Yeni Ay’ın ışının yardımıyla, Svadilfari’yi sert rüzgarlı, çimenli bir yamacın üzerinden aşağıya ve bir ağaçlığın ötesine, tepenin kemiklerinin parçalanmış ve kıvrılmış şekilde dışarı uzandığı bir yere doğru sürdü. Orada zamanın başlangıcından beri duruyormuş gibi görünen büyük kaya parçaları ve yığınları vardı. İnşaatçı yanında, atına bağladığı ve araksında açtığı gevşek örülmüş bir ağ getirmişti. Daha sonra devasa parçaları ağın üzerine atmaya ve itmeye başladı. Nefes nefese kaldı ve homurdandı; tanrıların arasında ancak Thor onunla aynı güce sahip olabilirdi. Bir süre sonra büyük bir kaya yığınını kaldırmış, Svadilfari’nin arkasında biriktirmişti. İnşaatçı daha sonra ağın uçlarını nasırlı elleriyle, sanki bir kağıt katlıyormuş gibi topladı ve kükredi.
Svadilfari derhal başını eğdi. Nallarını toprağa batırdı ve çekmeye başladı. Büyük gücünü toplayarak sarsılan yığının tamamını tepenin üstüne taşıdı. Ve gün ağardığında, inşaatçı ve atı, dondurucu havayla yellenerek yüklerini Asgard’ın eski yıkık duvarının yanına getirdiler.
Tanrıçalar ve tanrıçalar avlularından çıktığında, Svadilfari’nin tepenin üstünden ne kadar çok kaya çektiğini görerek hayrete düştüler ve rahatsız oldular. Svadilfari yükselen duvarın gölgesinde dinlenirken duvarcının kayaları parçalamasını, şekillendirmesini ve yerine yerleştirmesini izlediler; gücü öylesine büyüktü ki, duvarcının ancak kılık değiştirmiş bir dev olabileceğini düşünmeye başladılar. Ancak tanrılar daha sonra geri kalan büyük yıkık duvar halkasına baktılar ve her halükarda pazarlığın en şanslı tarafının kendileri olduğu konusunda birbirlerini ikna ettiler.
Kış yüzünü gösterdi. Hraesvelg kanatlarını çarptı ve Asgard’ın dışında soğuk rüzgarlar esti. Svadilfari geceleri boyunca kayalığa gidip gelerek ağaçlığın ötesindeki uzun olduğu açtı. Duvarcı günler boyunca duvarı yapmaya devam etti. Günler uzadıkça hem duvarcının hem de tanrıların zamanı azaldı.
Yazın başlangıcından üç gün önce duvarcı, biçimli ve iyi yerleştirilmiş taşlardan oluşan halkayı, istenmeyen herhangi bir ziyaretçiyi uzak tutacak kadar yüksek ve güçlü olan sağlam duvarı neredeyse tamamlamıştı. Geriye sadece giriş inşa edilmesi kalmıştı. Tanrılar ve tanrıçalar artık aynı büyülenmiş gibi duvardan uzak duramıyorlardı. Yüzlerce kere duvara baktılar ve anlaşmadan başka hiçbir şey konuşmaz oldular.
Daha sonra Odin Gladsheim’da bir toplantı düzenledi. Yüce avlu endişeli yüzler ve sinirli konuşmalar ile dolmuştu. Freyja gözyaşlarını durduramıyordu, çevresindeki zemin altınla doldurulmuştu.
Odin mızrağını ve sesini toplananlara doğru yükseltti ve “Bu anlaşmadan kurtulmanın bir yolunu bulmalıyız!” diye bağırdı. “Bu anlaşmayı yapmamızı kim önerdi? Freyja’nın bir canavar dev ile evlenmesi gibi bir sonucun riskine nasıl girdik? Gökyüzü, Güneş’ten ve Ay’dan zorla alınacak ve böylece biz de ışıktan ve sıcaklıktan yoksun kalarak çözümü el yordamı ile arayacağız.” Önce birkaç tanrı, sonra bütün tanrılar Loki’ye döndüler ve Odin avlu zeminini üzerinden ona doğru yürüdü. Düzenbazın omuzlarını sıkıca tuttu.
“Nasıl bilebilirdim?” diye itiraz etti Loki, “Hepimiz karar verdik.”
Odin daha sıkı tuttu ve Loki irkildi.
“Hepimiz karar verdik!” diye bağırdı Loki.
Odin, “Duvarcının atını kullanmasına izin vermemiz gerektiğini kim önerdi? Bu sorunu başımıza sen açtın ve sen kurtarmak zorundasın,” dedi.
Tüm tanrılar görüş birliği içinde bağrıştılar.
“Aklının çarpıklığını ve karmaşıklığını kullan Loki. Bir plan yap. Ya duvarcı alacaklarını kaybeder ya da sen hayatını!” Odin, Sinsi Tanrı, Şekil Değiştiren tek dizinin üzerine düşene kadar Loki’nin etini sıktı. “Bunların hepsinin acısını senden çıkartacağız, parça parça!”
Loki, Odin’in ve diğer tanrıların çok ciddi olduğunu anladı. “Yemin ediyorum,” dedi, “Bana neye mal olursa olsun, inşaatçının alacağını kaybetmesini sağlayacağım.“
O, akşam, duvarcı adımlarında kararlı bir esneklikle Svadlifari’yi taşocağına doğru sürdü. Aynı tanrılar ve tanrıçalar gibi o da duvarı kararlaştırılan zamanda bitireceğini ve sadece kendi içlerinde değil kayıplarının tanrılara getireceği üzüntü konusunda da zengin olan ödülleri kazanacağını düşünüyordu. Bir çeşit şarkı söyledi ve küçük kuşlar karanlık ağaçlığa saklanıp şarkısını dinlediler. Sadece kuşlar değil. Genç bir kısrak da kulaklarını dikti ve dikkatle dinledi. Daha sonra, Svadilfari ile duvarcı yeterince yaklaşınca kısrak çalılıktan fırladı. Topuklarını havada birbirine vurdu ve ay ışığında böğrü patlayacak gibi oldu.
Kısrak Svadilfari’ye doğru zıpladı. Atın çevresinde dans etti ve kuyruğunu salladı; Svadilfari, ucunu oduncunun tuttuğu uzun dizgini çekmeye başladı. Kısrağın arkasından ağaçlığa doğru dörtnala koştu ve oduncu da bağırıp söylenerek arkasından gitti.
İki at bütün gece zıplayıp oynadılar ve öfkeli oduncu bütün gece yarı karanlıkta köklere ve ağaç kütüklerine takılıp düştü. Lanetler yağdırdı, gölgeleri takip etti ama Svadilfari ona geri geldiğinde Doğu’daki ışık yeşile dönmeye başlamıştı.
Böylece o akşam taşocağından hiç taş getirilemedi ve oduncu bir önceki günden kalan az miktardaki taşla yetinmek zorunda kaldı. Girişin ilk kısmını yapmak için yeterli olmaya yakın bile değildi ve kısa bir süre içinde oduncu artık görevini zamanında tamamlayamayacağını anladı.
Daha sonra çıktı ve duvarcının içinde köpüren öfke patladı. Girdiği kılıktan çıktı ve izlemekte olan tanrıların ve tanrıçaların karşısında büyük bir öfkeye sahip büyük bir kaya devi canavarı olarak durdu.
Sonunda tanrılar oduncunun gerçekten bir dev olduğunu anladıklarında ikinci kere düşünmeden geçiş izni konusundaki yeminlerini bozdular ve Thor’u çağırdılar.
“Bu bir hile!” diye bağırdı kaya devi, “Bir tanrılar çetesi, bir tanrıçalar kerhanesi tarafından oyuna getirildim!”
Bunlar duvarcının son sözleriydi. Daha sonra Thor ona alacaklarını ödedi ve bunlar Güneş ile Ay değillerdi. Mjollnir isimli çekicin tek bir darbesi devin kafatasını bin parçaya böldü ve onu Nilfheim’in sonsuz karanlığına gönderdi.
Şekil Değiştirici Loki’nin Asgard’da tekrar görülmesinden önce birkaç ay geçti. Ve Bifrost’un üzerinden yavaş yavaş yürüyüp Himinbjorg’u geçerken Heimdall’a bir ahududu üfleyerek döndüğünde, arkasında bir tay vardı. Bu at oldukça değişikti çünkü 8 tane bacağı vardı. Gri renkliydi ve Loki ona Sleipnir adını vermişti.
Odin Sleipnir’i gördüğünde tayı çok beğendi.
“Al onu!” dedi Loki. “Onu ben doğurdum ve o da seni taşıyacak. Onun Altın ve Neşeli’yi, Parlak ve Hızlı’yı, Altın Yeleli ve Hafif Ayaklı’yı geçebileceğini ve Jotunheim’da bulunan bütün atlardan daha hızlı koşabileceğini göreceksin. Hiçbir at ona yetişemeyecek.”
Odin Loki’ye teşekkür etti ve onu Asgard’a geri kabul etti.
“Bu atın üzerinde nereye istersen gidebilirsin,” dedi Loki. “Denizin üzerinde ve havada dörtnala koşacak. Başka hangi at sürücüsünü ölülerin diyarının uzun yolu boyunca taşıyıp sonra da onu Asgard’a geri getirebilir?”
Odin Loki’ye ikinci bir kez daha teşekkür etti ve Sinsi Tanrı’ya düşünceli bir şekilde baktı.
submitted by government_man00 to KGBTR [link] [comments]


2020.09.03 21:15 Sunuyemre Geçen gün attığım kitabı devam ettirdim alın bu da 2. bölüm

Mert eve gitmek için ana caddeden geçip ara sokaklardan girdi.Mertin evin bulunduğu caddeye girdiğinde birini gördü.Adam tuhaftı.Dikkat çekici olduğu söylenebilirdi.Kafasında siyah şeritli kahverengi bir fötr şapka vardı.Uzun açık kahverengi bir de kaban giymişti üstüne.Beyaz tenliydi ve saçları gözükmüyordu.Burnu gayet düzgün bir erkek burnuydu.Ağzı biraz küçüktü.En azından o mesafeden öyle görünüyordu.Mert adamın hafif çekik mavi gözlerini görünce tanır gibi oldu adamı.Biraz düşündü ve adamı hatırladı.Fakat burda ne işi vardı onu daha önce buralarda hiç görmemişti.Mert adamı ortaokul günlerinden hatırlıyordu.Mertin Cemden daha çok nefret ettiği biri varsa o da oydu.Kendisine “Cücük” lakabını takan adamın adı Yükseldi.Yüksel Merte hep cücükderdi.Mert bundan hoşlanmazdı.O da hoşlanmadığı için yapardı zaten.Mert ortasınıf yıllarında çok fazla zorbalığa uğremıştı.Bu zorbalığın en büyük payı Yükseldeydi.Bir keresinde sırf şaka olsun diye Merti herkesin önünde çöpün içine atmıştı.Mert yine sinirlenmiş ve ona vurmuştu fakat Yüksel bu darbelere gülerek karşılık veriyordu çünkü Mertin deli gücü bile ona etki edemeyecek kadar güçsüzdü.Mert çok fazla ağlayan biri değildi fakat o gün sinirden ağlamıştı ve hocaları da ona kızmıştı.Çoğu zaman böyle zorbalıklarala geçmişti Mertin ortaokul yılları fakat Yükselin okuldan ayrılacağı günden bir gün önce çok kötü bir şey olmuştu.Mert sınıfta tek başına sırasında otururken Yüksel sınıftan içeri girdi.Yüksel Mertin yanına gitti ve cebinden bir bıçak çıkardı ve Merte uzattı ve şöyle dedi:
-Hey cücük!Eğer azıcık cesaretin varsa bu bıçağı elinde bi kaç tur döndür.Eğer başarırsan sana 20 lira veririm.
Mert ilk başta biraz çekindi ama her insan gibi Mert de parayı severdi.Alt tarafı bir bıçaktı birine girse bile pek bir şey olmaz diye düşündü.Ayrıca döndürmesi kolay bir bıçağa benziyordu.Bıçağı eline aldı.Biraz döndürmeye başladı fakat bir terslik vardı.Bıçağın sol tarafının üstünde sıkıca sürülmüş bir japon yapıştırıcısı olduğunu fark etti.Yükselin neden sadece bıçağın sağ tarafından tuttuğunu şimdi anlamıştı.Yüksele sordu:
+Neden böyle bir şey yaptın?
-Ne yapmışım?
+Aptala yatma.Bıçağa yapıştırıcı sürmüşsün.
-Aa evet.Hay Allah ya unutmuşum.Gel çıkartalım.
Yüksel bıçağın ve Mertin eline biraz su döktü.Kazıdılar ve bıçak çıktı.Yüksel,Mertten bıçağı tekrar aynı şekilde döndürmesini istedi.Bu istekten sonra Mertin içinde çizgiler dönmeye başladı.Kalın,yamuk,çarpık çizgiler hepsi teker teker beynine saplanmaya başlamıştı.Çünkü onunla yine alay ediyordu.Sinirden ne yapacağını şaşırmıştı.
+Ne diyorsun ulan sen?Al bıçağını da yürü git yanımdan.
Fakat Yüksel ısrarla bıçağı uzatmaya devam ediyordu.Fakat en son Yüksel de gülerek.
-Siktirgit korkak herif!Uğraşmaya değmezsin.
Tam o sırada Mertin tüm vücudundaki damarlar hızlı hızlı atmaya başladı.Bir hışımla bıçağı savurdu ve Yükselin kolunda bir çizik belirdi.Kanlar bir anda akmaya başladı.Yüksel yapmacık bir bağırmayla tüm okulu inletti.Yüksel her gün koluna jilet atıyordu zaten alışmıştı böyle bir şeye.Evet tabi ki aniden olmasından ötürü ufak bir çığlık atması normaldi fakat Yüksel çok abartmıştı.”AAAAAH KOLUM,ÖLECEĞİM SANIRIM,MERT BENİ ÖLDÜRECEK YARDIM EDİN AHHH.”Yapmacık çığlığı hocalar ve diğer öğrenciler sınıfa girene kadar devam etti.Hocalar hemen Yüksele ilk yardım yapmaya başlamıştı.Hocalar Merti müdürün odasına aldılar ve onunla konşmaya başladılar.Müdür:
-Vay be Mert!Demek sabahtan beridir gelen bıçak haberlerinin kahramanı sendin.Senden birine vurmanı beklerdim de okula böyle bir bıçak getirmeni hiç beklemezdim!
+Ama hocam bıçağı ben getirmedim ki!
-Kim getirdi o zaman?
+Yüksel getirdi.Beni kışkırttı ben de ani bir sinirle bıçağı savurdum.
-Bir de mazeret mi buluyorsun yaptığına?Ulan çocuk ölebilirdi!Hala çocuğun üstüne iftira atıyorsun.Son günü diye eski olayların intikamını mı almak istedin?Oğlum film mi çekiyoruz ulan burda?Bunların hepsi kaydına geçecek.Velinle görüşüp okuldan atılacaksın!
Ama der gibi oldu bir an Mert.Sonra vazgeçti.İçinde bir umursamazlık vardı.Okulu da geleceğini de boşvermişti.Çünkü artık bıkmıştı tüm saçmalıklardan.Gelcekte kazanacağı 3 kuruş para için değer miydi bunlara?2 kuruş kazanırdı biraz fazla çalışırdı da bu saçmalıkları çekmezdi.En azından buna değer diye düşünüp itiraz etmedi.Kaderini kabul etti.Muhtemelen olayda haklı olan kendisiydi çünkü Yüksel son gününde neden böyle bir şey yapsın?Tabi ki kendi eğlencesi için!Kendi eğlencesi için canını ortaya koymak.Sevmediği birini okuldan attırmak için dolaplar çevirmek.Bu Yüksel de deli miydi be?Neden böyle bir işe girmişti?Nerden geliyordu bu nefret diye merak ettmişti Mert.Belki de kişisel bir şey değildi.Belki de bunu yapmayı seviyordu Yüksel.Hiç soramadı çünkü o günden sonra Yükseli hiç görmedi.Bugüne kadar görmemişti yani.Peki neden bugün buradaydı diye sordu içine Mert.Evine gitmek için karşıdan karşıya geçti.Apartmandan içeri girdi.Merdivenleri tak tak çıktı.Önce kapıyı vurdu.Anahtarı vardı fakat annesinin hareket etmesini istiyordu.Hareket etmek insan vücudu için özellikle yaşlılar için sağlık bir şeydi.Annesi kapıyı açmayınca ne oluyor diye düşündü.Anahtarı cebinden çıkardı kapıyı açtı ve yavaşça içeri girdi.Mutfağa girdiğinde ise ağlayacak gibi oldu.Tüm oda kanla kaplıydı.Mert hafif bağırarak “Hassiktir ulan ne oluyor?”dedi.Rüya mı diye düşündü bir an.Çünkü rüyalarına çok benziyordu.Fakat bu tamamen gerçekti.Kafasını duvarlara vurmaya başladı.Annesi yerde kanlar içinde öylece yatıyordu.Yüzü yukarı bakıyordu.Karnından defalarca bıçaklanmıştı annesi.Gözleri hafif açıktı.Sanki Merte bakarak geç kaldın diyordu.Mertin gözlerinden hafif hafif göz yaşları akmaya başladı.Hala neler olduğunu anlayamamıştı ki aklına birden Yüksel geldi.Kendi apartmanlarından çıkmıştı.Yani öyle olmalıydı gidiş yönü bunu doğruluyordu.Kapıyı çalmıştı,annesine kendisini tanıtmıştı ve sonra…Aklı almıyordu Mertin.Bir insan neden böyle bir şey yapardı?Nerden geliyordu bu nefret?Pencerenin yanına gitti tüm yolu taradı fakat ne Yükseli gördü ne de farklı bir ipucu.İpucu aramıyordu zaten gözleri sadece Yükseli arıyordu.Annesinin yanına yaklaşamıyordu.Hem kan kokusu hem de onu öyle görmek engelliyordu kendisini.Mutfağın diğer taraflarına bakmaya karar verdi.Katilin kullandığı bıçak ortalarda gözükmüyordu fakat gözüne bir kitap ilişti.Bu onun okul fotoğraflarının olduğu kitaptı.Orada olmaması gerekiyordu bu kitiabın.Normalde hep kendi yatağının baş ucundaki çekmecede olurdu.Kitabı açtı.İlk sayfasına baktı.Sayfada “NABER CÜCÜK?”yazıyordu.Okuduğu anda her zamanki sinirlerinden biri yine kapıya dayandı.kitabı fırlattı.Yeri yumruklamaya başladı.Ağzından tek kelime çıkıyordu.”NEDEN?”Bu kelimeyi tekrarlayarak ağlayıp 1 2 dakika boyunca yerde kaldı.Yavaşça sinirini attığını düşününce kalktı ve olabildiğince soğukkanlı bir şekilde kitabı tekrar açtı.Sayfaları geçti ve son sayfada duraksadı.Sayfada Mertin tüm sınıfıyla birlikte çekilmiş bir fotoğrafı vardı.Bir kızın suratının üstünde çarpı işareti vardı.İlk görüşte anlaşılıyordu ki annesinin kanıyla çizilmişti bu işaret.Çok büyük küfürler etti Yüksele.Bu kız onun ortaokuldan sevdiği kızdı.Ona o sıralar o kadar bağlanmıştı ki onun için 6-7 tane şiir yazmıştı.Hatta bir keresinde şarkı bile yazmaya çalışmıştı.Hiçbirinde başarılı olamamıştı.Yazma konusunda yeteneksiz birisiydi Mert.Peki bunu Yüksel nerden biliyordu?Yani neden onun suratına bir çarpı çizmişti?Bu aşkı sadece Mertin annesi biliyordu.Bir an annesini öldürmeden önce annesiyle muhabbet ettiğini sorguladı.Bu mümkündü.Mertin miğdesi bulanmya başladı.Lavaboyu kullandı.Sonra her ihtimale karşı evde bulundurduğu babasının eski tabancasını beline taktı ve hiçbir yere bakmadan evden kendini attı.Artık aklına takmıştı.Yüksel ölmeliydi.Polisi bu işe karıştırmayacaktı.Muhtemelen komşular kokuyu alıp polisi arayacaktı ve belki de kendisini suçlu olarak görecekti herkes.Peki bu umrunda mıydı Mertin.Gidip Yükselin karnına şarjörde bir mermi kalana kadar sıkacaktı ve belki de o mermiyle kendini vuracaktı.Apartmandan çıktı.Allahtan tanıdık biriyle karşılaşmamıştı zira bununla uğraşacak hali vakti yerinde değildi. İlk başta Yükseli nerde bulabileceğini düşündü.Onu hemen bulmalıydı.Nereye gidebileceğini düşündü.7. sınıfta okulun yakınında bir bar vardı.Yüksel hep oraya girmek isterdi okul çıkışlarında.Mertin gözlemlerine göre böyleydi.Ama bugün onu burada bulabilmesini imkansız diye düşündü.Yine de o bara gitmeye karar verdi.Gideyim de sonrası gelir diye düşündü.Çıkmadan önce tüm parasını almıştı.Evlerinde bir bilezik de vardı fakat onu bulamamıştı.Muhtemelen Yüksel çalmıştır diye düşünmüş ve umarsızlıkla geride bırakmıştı.Otobüse bindi.Bara 2 sokak uzaklıkta olan kafenin önünde durdu.Kafasını etrafa çevirmeden direkt bara yöneldi.İçeri girdi.Klasik,barmenin yanına gitti bir bira istedi.Birayı normalde seven biri değildi fakat bara gelmişti.Bir şeyler içmesi gerekiyordu.Kafasını dağıtır diye almıştı birayı.Bir kaç yudum aldı ve ilk birasın bitirmiş oldu.Barmenle konuşmaya karar verdi.
-Birader buralara takılan yüksel adında mavi gözlü birini tanıyor musun?
Hayır diye karşılık verdi.
+Buraya gelen çok az kişiyle tanışırım.Gelmişse bile bilemem.
Mert teşekkür etti ve etrafına bakınmaya başladı.Bir umut bakıyordu.İçinde bulacakmış gibi bir his vardı.Etrafına bakarken birini farketti ve ona dikkatlice bakmaya başladı.Kız da onun tarafına bakıyordu.Normal olarak fark etti ve gözlerinin içine bakarak gülümsedi.Mertin kalbi resmen o anda uçtu gitti.Bu kızı tanıyordu.Kız da onu tanıyordu muhtemelen.Çünkü ona doğru yürümeye başlamıştı bile.Bu kız onun geçmişteki platoniği,kendisi için şiirler yazmaya çalıştığı ve başaramadığı kızdı.Bu kız nasıl oradaydı.Ne kadar da garip bir gün diye geçirdi içinden Mert.Mert de kıza bakarak gülümsedi.Kızın adı Suna idi.
-Meraba.Seni bir yerden tanıyorum da tam çıkaramadım.Acaba sen beni tanıyabildin mi?Çünkü biraz öyle bakıyorsun da.
+Merabalar Suna Su Hanım diyerek gülümsedi Mert.
Ortaokul zamanlarında bu kıza Suna Su derdi.Bu onun için cesaret isteyen bir davranıştı.Bir kaç kez söylemişti bunu ona.Sunanın da hoşuna gitmiş gibiydi.Bu lakabı bir şiirden almıştı Mert.
Suna biraz düşündü ve tekrar gülümsedi.
-Aaa Mert.Mertdi değil mi?
Mert onayladı.O an her şeyi unutmuş gibiydi.Çok mutlu olmuştu.Ne annesi,ne Yüksel…Hepsi aklından uçup gitmişti.Sohbete başladılar.
-Nerelerdesin uzun zamandır.Neler yaptın ne işle uğraşırsın nerde yaşarsın merak ettim.
Mert işten ayrıldığından vs. bahsetti.Hoş sohbetten sonra Mertin aklına Yükseli sormak geldi.Zamanında pek büyük olmasa da Suna ile Yükselin arasında bir arkadaşlık ilişkisin vardı.Sevgili değillerdi.Eğer olsalardı illa ki duyardı.Okulda konuşlurdu.Duymasa bile Mertin gözlemlerine göre aralarında böyle bir ilişki yoktu.Mert,Suna’ya olaylar hakkında bahsetmeden Yükseli sormuştu.
-Yüksel mi?Hayır okuldan sonra hiç görmedim onu.Neden sordun ki?
+Bilmem.Öylesine meraktan sordum.
-Şimdi boşver Yükseli falan.Bir telefon numaranı ver de daha sonra tekrar haberleşebilelim.Zamanında senle arkadaş olmak istemiştim faka dersler vs. yüzünden bir fırsat bulamadım.Zaten sen de pek arkadaş canlısı biri değildin.
Gülümsedi Mert..Sunanın kendisine karşı bir şeyler hissettiğini sezmişti.Mert çirkin biri değildi.Yani Suna sadece bahane olarak seni birine benzettim demiş olabilirdi.Kimin umrunda ki?Onu seviyordu.Konuşma boyunca ikisi de hep gülmüştü.
-Yarın tekrar buluşalım mı?
+Olur.Yarın saat 2de 2 sokak ötede BEY KAFE var biliyor musun?
-Evet.O zaman önünde buluşuruz.
Suna Merti dudağından öptü ve ayrıldı.Bu Mertin çok hoşuna gitmişti fakat bir gariplik vardı.Bu kadar çabuk muydu?Zamanında günlerce bunun hayalini kurmuştu.O zamanlar dersler mi bunu engellemişti?Kafası karışmıştı Mertin.Ama bazen fazla kurcalamamak en iyisi diye düşünürdü Mert.O kadar da akla takılacak bir konu değildi zaten.Kendi paranoyası diye düşündü ve bir otel bulmak için yola çıktı.Çoktan bildiği bir otel vardı.İSTAN OTEL.Oraya gitmek için yola koyuldu.Bir ara sokağa girdi ve bir olaya şahit oldu.Bir adam yolda yürüyordu ve bir kediyi gördü.Adam çöpün kenarına geçip kedinin olduğu yere kusmaya başladı.Kedi o taraftan kalkıp başka bir köşeye çekildi.Adam kusmasını bitirip kediye bakarak gülmeye başladı.Bu sırada Mert adamı tanıdı.Bu komşusu Cemdi.İzlemeye devam etti.Cem bir garip gözüküyordu.Sarhoş olabilirdi.Cem kedinin olduğu köşeye gitti,fermuarını çıkardı ve kedinin üstüne işemeye başladı.Cem sanki bundan zevk alıyordu.Kedi sinirlenmiş olmalı ki Ceme saldırdı.Cem sinirlendi ve kediyi bir tekmeyle yere serdi.Kediye defalarca vurup ölmesine neden oldu.Mert yine sinirlenmişti fakat bu sefer daha soğuk kanlıydı.Cemin arkasından yavaşça yaklaştı.Silahını çıkardı ve Cemin kafasına dayadı.Sesini kalınlaştırarak:
-Sakın tek kelime etme.Sadece dediklerimi yapacaksın.
+Sen kimsin be?
Mert,Cemin silahı fark etmesi için tetiği çekti.
-Bir daha kelime etme şimdi bu kusmuğu yalamaya başla.
Cem korkmuştu:
+Ama..
-Kapa çeneni sadece dediğimi yap.
Cem korkarak kusmuğu yalamaya başladı.
-Şimdi de yaptığın çişi yala bakalım.
+Lütfen bırak gid…
-Sus dedim sadece dediğimi yap.
Cem tanıyamadığı adamın dediğini yaptı.
-Şimdi de kediyi öpüp özür dile.
+Bunları sadece kediye vurduğum için mi yapıyorsun.O bana vumruştu ne yapabilirdim?
Mert bunu susturmadı ve susturmadığına pişman oldu.Bir hışımla ensesine silahın kabzasını vurdu,defalarca yüzünü yumrukladı ve hızını alamayıp Cemi boğmaya başladı.Başarmıştı.Cem ölmüştü.Bugüne kadar kapıldığı kıskançlığı hatırladı ve yüzünde bir gülümseme belirdi.Cemin yüzüne tükürdü.Evet.Artık o da bir kanunsuz olmuştu.Söz sahibi insanların koyduğu,sözde,toplumun uyum içinde işlemesini sağlayan kuralları çiğnemişti.Bugüne kadar hep şöyle düşünmüştü:Eğer birileri böyle kurallar koyduysa bir bildikleri vardır.Evet bir bildikleri vardı.Kendileri için bir bildikleri vardı tabiki de.Diğer insanların hergün neler yaşadığı hakkında bir fikirleri,bir bildikleri yoktu.Dünyadan çok uzakta yaşıyorlardı.Gerçek dünyadan.Aslında biliyorlardı kendilerinin görmediği dünyada neler olduğunu.Ama kimin umrundaki?Cebime vurunca bacağımın sesi değil de paramın sesi duyuluyor diyip mışıl mışıl uyuyorlardı yataklarında.Olan yine bunları kabul eden ve kuralları koyanların yanına giremeyen insanlarda oluşuyordu.Garip olan şuydu ki o insanlar da hiçbir şey yapmıyordu.Bazıları çaresiz kabul ediyordu.Bazıları ise üst kısma aşkla bakıyorlardı.Çünkü onların savunduğu şeyleri savunuyolardı.Benim dinimi savundu.Benim ülkemden olmayanları o da sevmiyor ben de demek ki o benim yanımda.Fakat böyle olmuyordu.O hep kendi keyfinin tarafındaydı.Paranın tarafındaydı.Mert Cemin işini çaldığını hatırladı ve baş ucuna 5 lira atıp otele doğru yol aldı fakat önce bir camiiden içeri girip ellerini yıkadı.
submitted by Sunuyemre to KGBTR [link] [comments]


2020.09.02 21:38 Sunuyemre beyler uzun zamandır film çekmek için aklımdan senaryolar yazıyodum baktım film çekemiyecem ben de kitap yazmaya çalışayım dedim aklımdaki senaryolardan birini aldım ve biraz edebiyatlaştırdım biraz çakma ve çalıntı olmuş olabilir atayım bi okuyup yorum atın hoş olur 1. bölüm bu

  1. BÖLÜM:
MERT O SABAH YATAĞINDA DALGIN DALGIN UZANIYORDU.Bİ YANDAN YENİ BULDUĞU İŞ ONU BİR HAYLİ MUTLU EDERKEN BİR YANDAN DA GÖRDÜĞÜ RÜYA ONU DEHŞETE DÜŞÜRÜYORDU.ASLINDA DEHŞETE DÜŞMEK TABİRİ DOĞRU OLMAZ.SANKİ İÇİNDEN Bİ YANI BUNU GARİP VE KORKUNÇ KARŞILARKEN DİĞER YANI BU RÜYAYI SIRADAN KARŞILIYORDU.SONUÇTA GEÇMİŞİNDE PEK GÜZEL ŞEYLER YAŞAMAMIŞTI.ESKİDEN DE PEK ZENGİN SAYILMAZDI.AİLESİ,BABASI ÖLENE KADAR ORTA GELİRLİ VE MUTLUYDU.FAKAT TALİHSİZ BİR İŞ KAZASINDAN SONRA AİLE HAYATA PEK FAZLA TUTUNAMADI.MERT GENÇ YAŞTA İŞ ARAMAYA,DALDAN DALA ATLAMAYA BAŞLAMIŞTI BİLE.HAYATIN AKIŞI ONU DOĞRU YERLERE GETİRMEMİŞTİ VE 3 SENELİĞİNE HASTANEDE YATMIŞTI.MERT YATAĞINDA GEÇMİŞİNİ DÜŞÜNÜRKEN ANNESİ ONU YEMEĞE ÇAĞIRDI.MUTFAKTAN GÜZEL SAYILABİLECEK KOKULAR GELDİ.SONUÇTA YİYECEĞİN YEMEK ÇÖPTEN BULUNMUŞ BİR KÜFLÜ EKMEĞİN KIZARTILMIŞ HALİ BİLE OLSA GÜZEL GELİRDİ.NİHAYETİNDE ONU KIZARTAN ANNENDİ.AMA MERT ASLA TAM ANLAMIYLA GÜZEL DİYEMİYORDU BU YİĞECEĞE.GEÇMİŞTE ANNESİYLE SORUNLARI OLMUŞTU.MERTİN ANNESİ,İŞ KAZASINDAN SONRA SAKAT KALAN ÇELİMSİZ BABAYI BOŞAMAK VE ONU BİR BAKIM EVİNE VERMEK İSTEMİŞTİ.MERT BU KONUYA İTİRAZ ETSE DE ANNESİ ONU DİNLEMEDİ.ZATEN BAKIM EVİNE GİTMEDEN ÖNCE ÖLÜVERDİ ADAMCAĞIZ.BABASI YEDİĞİ BOZUK YOĞURTTAN DOLAYI ÖLMÜŞTÜ.MERT BU OLAYDAN HEP ŞÜPHELENDİ ÇÜNKÜ NASIL BİR BOZUK YOĞURT BİR İNSANIN CANINI ELİNDEN ALABİLİRDİ Kİ?ANNESİNDEN ŞÜPHELENDİ.ZATEN BABASINI BAKIMEVİNE VERECEK PARALARI DA YOKTU.NEDEN ÖLDÜRMESİN Kİ?FAKAT BU DÜŞÜNCELER ÇOK FAZLA GERİDE KALMIŞTI.MERT ANNESİNİ SEVİYORDU.EVET.HER İNSANIN YAPMASI GEREKEN BU DEĞİL Mİ ZATEN?SENİ 9 AY KARNINDA TAŞIYIP BÜYÜK ACILARLA KARNINDAN VEYA ÖZEL BÖLGESİNDEN ÇIKARAN SONRA DA SENİN İÇİN HER ŞEYİ FEDA EDEN BİR KADIN.ÇOĞU BEBEK ANNESİNİN KAŞIYLA GÖZÜYLE OYNAMAYI SEVERDİ KÜÇÜKKEN. MERT DE EN ÇOK ANNESİNİN SAÇIYLA OYNAMAYI SEVERDİ. EN AZINDAN MERTİN ANNESİNİN SÖYLEDİĞİ BUYDU.MERT KAHVALTI MASASINA OTURDU.ANNESİ DOLAPTAN NE BULABİLDİYSE BİR ŞEYLER KARIŞTIRMIŞTI.MERTE DÜŞEN YEMEK 7 ZEYTİN,BİR DİLİM PEYNİR VE BİR DİLİM EKMEKTİ.MERT ANNESİYLE GÜZEL BİR SOHBETE DALDI.ONA YENİ İŞİNDEN BAHSETTİ.ASLINDA MERTİN AMACI İŞTE 2 YIL KADAR ÇALIŞIP BİR ARABA ALMAKTI.SONRASINDA İSE DÜNYAYI GEZECEKTİ.ANNESİ HER ZAMAN BUNU İMKANSIZ BULUP GÜLERDİ.ANNESİNİN GÜLMESİ MERTİN HOŞUNA GİDERDİ.BAZEN KENDİSİ DE ANNESİNE KATILIP KENDİYLE DALGA GEÇERDİ.AMA HER DALGA GEÇTİĞİNDE DAHA DA ÇOK HIRSLANIRDI.EVET.BİRGÜN O ARABAYI ALACAK O DÜNYAYI GÜZELCE Bİ TURLUYACAKTI.DİĞER MASRAFLARI NASIL HALLEDECEĞİNİ PEK DÜŞÜNMEZDİ.SONUÇTA ARABAYI ALAYIM DA GERİSİ GELİR DİYE DÜŞÜNÜRDÜ.MERT KAHVALTISINI BİTİRİP EVDEN ÇIKMAK İÇİN KAPIYA YÖNELDİ.O SIRADA ANNESİ ONA İLACINI İÇMESİ GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİ.MERT GÜLÜMSEYEREK BUGÜNLÜK İYİ HİSSETTİĞİNİ VE ARTIK YAVAŞ YAVAŞ İLAÇLARI BIRAKMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİ.ZATEN DOKTORU DA BİRKAÇ AY SONRA İLAÇLARINI ALMASINA GEREK KALMAYACAĞINI SÖYLEMİŞTİ.ŞİMDİ UFAKTAN BIRAKMAYA BAŞLAMALIYDI.EVDEN ÇIKARKEN KOMŞUSU CEMİ GÖRDÜ.CEMİ ÇOCUKLUĞUNDAN TANIRDI.AYNI BİNADA YAŞAMALARINA KARŞIN ONDAN HEP BİR ADIM ÖNDE OLURDU.YÜZÜYLE,OYUNCAKLARIYLA,1LİRA FAZLA PARASIYLA…MERT CEMİ KISKANDIĞINI DÜŞÜNÜRDÜ HEP.BU KONUDA HEP KENDİYLE KAVGA EDERDİ.KISKANMAK KÖTÜ BİR DAVRANIŞTI.PEKİ BUNU KİM BELİRLEMİŞTİ?MESELA BİR DEVLET BAŞKANININ HALKINDAN DAHA BÜYÜK BİR REFAH SEVİYESİNDE YAŞAMASI DAYANILIR GİBİ MİYDİ?KENDİSİNİ TEMSİL EDEN VEKİLLERİN PARA İÇİN OTURDUĞU KOLTUKLARINDA KEYİF SİGARASI İÇEREK DİĞER İNSANLARI DÜŞÜNÜP ONLARA ACIMASI NE KADAR DA KISKANILACAK BİR HAREKETTİ.AMA ÖYLEYDİ İŞTE.KISKANÇLIK HALK TARAFINDAN BELİRLENMİŞ KÖTÜ BİR DAVRANIŞTI.MERT BİNADAN ÇIKTI.DAR SOKAKLARDAN GEÇEREK ANA CADDEYE VARDI VE YÜRÜMEYE DEVAM ETTİ.DAHA İŞİ YENİ BULMUŞTU VE ÇOK FAZLA PARA HARCAMAMASI GEREKİYORDU HAYALİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN.BU YÜZDEN ÇOK UZAK OLMADIKÇA OTOBÜSÜ KULLANMAZDI.ZATEN İNSANLARIN BAĞIRARAK BİRBİRLERİYLE KONUŞMASINA PEK KATLANAMIYORDU.YOLDA BİR SOKAK MÜZİSYENİNİ GÖRDÜ VE KEYİFLE ONU DİNLEDİ.MÜZİK DİNLEMEK EN ÇOK YAPTIĞI HOBİLERİNDEN BİRİYDİ.
İKİ SOKAK SONRA İŞ YERİNE VARDI.İÇİNDEN SOKAK MÜZİSYENİN HEP ORDA ÇALDIĞINI UMDU.İŞ YERİNE ÇOK YAKINDI.BİRAZ ERKEN UYANIRDI DA GİDER O ŞÖLENİ DİNLERDİ.ÜSTELİK BEDAVAYDI.DAHA NE OLSUN!MERT İŞ YERİNE VARDI.İŞ YERİ BİR KATLI, KAHVERENGİ DUVARLI,9 ODALI BİR OFİSTİ.SAĞDA 3 SOLDA 4 ODA KARŞI KARŞIYA,DİĞER ODA İSE GİRİŞ KAPISININ HEMEN KARŞISINDA BULUNUYORDU.ZATEN BİR ODA TUVALET OLARAK KULLANILIYORDU.ACIKANLAR OFİSİN KARŞISINDAKİ EV YEMEKLERİ SATAN LOKANTADAN UCUZ FİYATLARA NORMAL TADDA YEMEK YİYORDU.TABİİ Kİ DE MERT BURADANYEMEK YEMEYECEKTİ.ACIKSA BİLE EVE KADAR DAYANIP AÇLIĞLIĞINI MALUP EDECEKTİ YA DA EVDEN NE BULDUYSA ONU GETİRİP ODASINDA YİYECEKTİ. MERT MÜDÜRÜN ODASINA UFAK Bİ KONUŞMA İÇİN ADIM ATTI.KAPIDAN İŞ GÖRÜŞMESİ İÇİN GELDİĞİ GÜNDE GÖRDÜĞÜ MUSTAFAYI GÖRDÜ VE SELAMLAŞTILAR.MUSTAFA MÜDÜRÜN BAŞI AĞRIDIĞINI VE KİMSENİN ODASINA GİRMEMESİNİ İSTEDİĞİNİ SÖYLEDİ.MERT DE DİREKT ÖNCEDEN BELİRLENMİŞ 43 METREKARELİK ODASINA YÖNELDİ VE İÇERİ GİRDİ.MERTİN VE İŞ ARKADAŞLARININ İŞİ SATIŞ YAPMAKTI.OTEL REZERVASYONLARI UÇAK BİLETLERİ GİBİ ÇOĞU ZAMAN İŞ ADAMLARININ ALDIĞI ŞEYLERİ SATMAKTI.BU İŞ İÇİN ELBETTE KONUŞMA VE SATIŞ BECERİSİ GEREKİYORDU.MERT SESSİZ SAKİN HALİNE KARŞIN BİR KONUDA BİRİNİ İKNA ETMEKTE GAYET BAŞARILIYDI.EĞER GEÇMİŞTE YAŞADIĞI PSİKOLOJİK SORUNLAR OLMASAYDI AVUKAT BİLE OLABİLİRDİ.İLK SATIŞINI YAPMAK İÇİN DEFTERİNİ AÇTI İLK NUMARAYI ALDI.NURULLAH ŞAHİN ADINDA BİR İŞ ADAMINA OTEL PAKETİ SATACAKTI.NUMARAYI ARADI TELEFON 20 SANİYE ÇALDIKTAN SONRA BAĞLANDI.
-MERABA NURULLAH BEY.BEN FAYTON TURİZMDEN MERT.SİZE ÖZEL BÜYÜK BİR FIRSAT VAR.5 YILDIZLI SİZİN BİLE BUGÜNE KADAR GÖREMEDİĞİNİZ MUTFAĞIYLA BÜYÜK ÜN SALMIŞ MUHTEŞEM SURPA OTELE 1 AYLIK PAKET SATIN ALMAK İSTER MİSİNİZ?SİZE ÖZEL %25 İNDİRİMLİ FİYATLA SUNULUYOR EFENDİM.
MERT DİREK LAFA GİRMİŞTİ ÖN SOHBETLERDEN PEK HOŞLANMAZDI.ASLINDA SİZİN BİLE GÖREMEDİĞİNİZ DEMESEYDİ NURULLAH BEY PEK DİNLEMEDEN TELEFONU KAPATIRDI.NURULLAH BEY ÇABUK GAZA GELEBİLEN BİR İNSANDI.
+BENİM BİLE GÖREMEDİĞİM Mİ?HAYATINDA GÖREMEDİĞİN VE GÖREMEYECEĞİN KADAR PARA 50 KASAMDAN SADECE BİRİNDE.EVİMİN MUTFAĞINDAKİ AŞÇI DÜNYANIN EN ÜNLÜLERİNDEN.SEN NE ANLATIYORSUN BE?
EĞLENİYORMUŞÇASINA BİR KAHKAHA ATTI.
-EFENDİM BIRAKIN BU PALAVRALARI.BU OTEL TÜRKİYENİN 3. EN İYİ OTELİ.SİZİN BİLE BUGÜNE KADAR GÖRMEDİĞİNİZ ÇOK FAZLA ŞEY BU OTELDE MEVCUT.ASIL SİZ NE ANLATIYORSUNUZ.EĞER SİZ ALMAYACAKSANIZ DAHA ÇOK MÜŞTERİM VAR.ALMAZSANIZ SİZ KAYBEDERSİNİZ.
ASLINDA BUNLAR NURULLAH BEYİN UMRUNDA OLMAYAN BOŞ SÖZLERDİ.BİRAZ EĞLENMEK İÇİN Bİ ŞEYLER SÖYLEDİ.PAKETİ ZATEN ALACAKTI.BOLCA PARASI VARDI.ALSA NE OLURDU ALMASA NE OLURDU.OTELİN ÜCRETİ ONUN İÇİN ÇEREZ PARASIYDI.
+PEKİ MERTCİM ALIYORUM.
BÖYLECE MERT İLK SATIŞINI YAPMIŞTI.BÖYLE DEVAM ETTİ.BAZILARINI SATAMADI FAKAT GÜNÜN YARISINDA 6 KİŞİYE SATMIŞTI.BU GAYET BAŞARILI BİR SAYIYDI.BİRDEN ODASINA MÜDÜRÜ GİRDİ VE ONA NASIL BÖYLE BİR ŞEY YAPABİLİRSİN DİYE BAĞIRDI.MERT NE OLDUĞUNU ANLAYAMADI.MÜDÜRÜ,MÜŞTERİLER İLE NASIL ÖYLE KONUŞURSUN DİYE KÜKREDİ RESMEN.MERT ANLAYAMAMIŞTI.ÇOĞU MÜŞTERİYE PAKET SATMIŞTI.SÖYLEDİĞİ PEK KÖTÜ OLMAYAN SÖZLER DE ZATEN MÜŞTERİLER TARAFINDAN HOŞ KARŞILANMIŞTI.MÜDÜRÜ KOVULDUĞUNU SÖYLEDİĞİ ANDA MERTİN KALBİNE BİR SIKINTI ÇÖKTÜ.SANKİ İKİ TON KADAR ALEV ALMIŞ ODUN KALBİNE DOĞRU HIZLI HIZLI VURUYORDU.MERT’İN SIKINTISI SİNİRE DÖNÜŞTÜ VE KENDİNİ SAVUNMYA BAŞLADI.İLK ÖNCE SORU SORDU:
-MÜŞTERİLER Mİ BİR ŞEY DEDİ ASLI HANIM?
+HALA KONUŞUYORSUN SANA ÇIKMANI SÖYLEMİŞTİM ÇOK PARA İSTİYORSAN VERİRİZ TAZMİNATINI SENİ BURDA GÖRMEK İSTEMİYORUM.
MERT KONUŞMADAN KAPIYI VURUP ÇIKTI.BİR HIŞIMLA ÇIKTIĞINDAN ODASINDA CÜZDANINI UNUTTU.BİRAZ SAKİNLEDİ VE CÜZDANI İÇİN OFİSE DÖNDÜ.CÜZDANINI ALIP ÇIKACAKTI Kİ MÜDÜRÜN ODASINDAN GÜLÜŞMELER DUYDU.BİRAZ YAKLAŞTI.KAPIYA KULAĞINI DAYAMASINA GEREK YOKTU YAKLAŞMASI YETERDİ.
MÜDÜR:SEN BUNU TANIYODUN Dİ Mİ?BAĞIRIRKEN TİPİNİ GÖRMELİYDİN.SİNİRDEN KUDURDU.GÜZEL DE SATIŞ YAPIYORDU.BAK SANA GÜVENİYORUM TAZMİNATINI FALAN DA ÖDEYECEĞİZ İYİ ÇALIŞMAN LAZIM.TANIDIKSIN DİYE GÖTÜN KALKMASIN.
ADAM:TAMAM TAMAM.SEN BANA GÜVENMİYOR MUSUN YAHU?NE SATIŞLAR YAPARIM BEN.ZAMNINDA ANNEMİ MARKETE GÖTÜRÜP ÇİKOLATANIN BAŞ AĞRISINA İYİ GELDİĞİNİ İNANDIRMIŞ ADAMIM.O SALAK MI BENDEN DAHA İYİ OLACAK?
MERT DAHA FAZLA DİNLEYEMEDİ.ADAMI TANIYORDU.BU KOMŞUSU CEMDİ.ŞİMDİ KISKANÇLIĞI NEFRETE DÖNÜŞMÜŞTÜ İŞTE.ZAMANINDA DA HEP KIZARDI VE KAVGA EDERDİ ONUNLA.ÇOCUKKEN BABASININ SAKATLIĞIYLA DALGA GEÇTİĞİNDE SURATINA YUMRUĞU İNDİRMİŞTİ.CEME GÖRE PEK ÇELİMSİZ OLMASINA KARŞIN SİNİRLENİNCE DELİ GÜCÜ DENEN ŞEYDEN İNİYORDU KOLLARINA.ŞUANDA İÇERİ GİRSEYDİ MUHTEMELEN O GÜÇ TEKRAR İNECEKTİ KOLLARINA FAKAT BUNA DEĞMEYECEĞİNİ DÜŞÜNDÜ.YİNE DE SİNİRDEN ÇIKIŞTAKİ ÇÖP KUTUSUNA TEKMEYİ GEÇİRDİ.BU SİNİRLE EVE GİTMEK İSTEMEDİĞİNDEN YOLUNUN ÜSTÜNDEKİ MÜZİSYENİN YANINA GİTTİ.KARŞIDAN KARŞIYA GEÇECEKTİ Kİ ZABITALARIN SANATÇIYI GÖNDERMEYE ÇALIŞTIĞINI GÖRDÜ.
-YAV ABİCİM ELİNİ AYAĞINI ÖPEYİM KİMSEYE ZARARIM YOK NEDEN ATIYORSUNUZ BENİ BUGÜN BİRAZ DAHA ÇALAYIM YARIN GELMEM.
-KİMSEYE ZARARIN YOK MU?BİZ CANIMIZ İSTEDİĞİ İÇİN Mİ GELDİK KARDEŞİM?İNSANLAR ŞİKAYET ETTİ DE GELDİK.RAHATSIZ OLANLAR VAR SENDEN KALK BURDAN YOKSA KIRARIZ ALETİNİ.
ADAM YÜZÜNÜ ASTI.ÇARESİZ SAKSAFONUNU ALIP DİĞER İNSANLARIN ARASINA KARIŞTI.İNSANLAR NEDEN BÖYLE BİRİNDEN RAHATSIZ OLMUŞTU?GAYET GÜZEL ÇALIYORDU HATTA PROFESYONEL DERECEDE.DAHA BÜYÜK YERLERDE ÇALABİLİRDİ AMA O BURADA ÇALIYORDU VE BUNDAN RAHATSIZ OLUNUYORDU.ACABA KISKANÇLIKTAN MIYDI?MERT İÇİNDEN HER KISKANÇLIĞIN AYNI OLMADIĞINI DÜŞÜNDÜ.BAZI KISKANÇLIK OLAYLARI GERÇEKTEN DE BERBAT OLABİLİYORDU.BELKİ DE İNSANLAR KENDİ APTAL SOHBETLERİ DIŞINDA BAŞKA SESLERE DAYANAMIYORDU.ADAM 50 LİRAYA YAKIN PARA KAZANMIŞTI YANİ ONU İSTEYEN İNSANLAR DA VARDI.BELKİ DE ZABITANIN KEYFİ YÜZÜNDEN KALKMIŞTI O SANATÇI.BUGÜNLERDE BİRİLERİNİN KEYFİ YÜZÜNDEN ÇOK CAN YANIYORDU.ASKERLER ÜLKEYİ KORUMAK İÇİN ÖLÜYORDU.NE İÇİNDİ?DAHA ZENGİNLERİN KEYFİ İÇİN OLABİLİR.ZATEN ÇOĞU ASKER FAKİRLERDEN OLUŞUYORDU MERTİN YAŞADIĞI ÜLKEDE.BAZI İNSANLAR KENDİ KEYFİ İÇİN BAŞKALARIYLA DALGA GEÇEBİLİYORDU.PEKİ NEDEN?2 SANİYELİK KAHKAHA PATLAMASI İÇİN DEĞER MİYDİ BUNA?BAZILARI KEYİF İÇİN AVLANIYORDU.TAMAM AVLANMAYA BİR KULP BULUNABİLİR FAKAT KEYİF İÇİN BİR KEDİYE TEKME ATMAK NEDİR?MERT CEMİ BİR KEDİYİ TEKMELERKEN GÖRMÜŞTÜ.ÜSTELİK CEM O SIRADA KAHKAHALAR ATIYORDU.İÇİNDEN CEMİ ÖLDÜRMEK GELDİ.İLK DEFA BÖYLE BİR ŞEY DÜŞÜNMÜŞTÜ.BU DÜŞÜNCE ÇABUCAK AKLINDAN UÇTU GİTTİ ÇÜNKÜ ÖLDÜRMEK DE TOPLUM ARASINDA KÖTÜ BİR ŞEYDİ.AYRICA KANUNSUZLUKTU.BİR SUÇ İŞLEMEK YANİ KANUNSUZLUK TOPLUMUN YAPISINI BOZABİLİRDİ.BU YÜZDEN DEVLET TARAFINDAN OLUŞTURULMUŞ BİR HÜCREDE YİNE KENDİN PARA ÖDEYEREK KALABİLİRDİN.AKLINA İNSANLARIN BİRBİRİNİ NAMUS İÇİN ÖLDÜRDÜĞÜ GELİNCE ÖLDÜRMENİN DE KÖTÜ OLDUĞU ZAMANLAR OLDUĞUNU AKLINA GETİRDİ.ADALET BUNU AYIRT EDEBİLİYORDU ÇOĞU ZAMAN.FAKAT MERT BAZEN HUKUKLA TERS DÜŞÜNEBİLİYORDU.BUNLAR ÖYLESİNE DÜŞÜNCELERDİ TABİİ Kİ DE ASLA KANUNA KARŞI GELMEYE CESARET ETMEZDİ.KANUNA UYMAKTAN ZARAR GELMEZDİ SONUÇTA.ZENGİNLERE,KOLTUK SAHİPLERİNE KARIŞMADIĞIN SÜRECE KANUN SENİ DE KORUYORDU.KANUN GÜZEL ŞEYDİ BE!MERT SANATÇIYA UĞRAMADAN RUHUNU TEMİZLEDİĞİNİ DÜŞÜNDÜĞÜ PARKA GİTTİ.ÇOCUK BAĞIRIŞLARINI,KEDİLERİN ZIPLAYIŞLARINI,KUŞLARIN CIVILDAMALARINI SEVİYORDU MERT.İNSANLARIN GEREKSİZ YERE BAĞIRMASINDAN ÇOK DAHA İYİYDİ BU.İNSANLAR BAZEN NORMAL KONUŞURKEN,UFAK ŞEYLERE TEPKİ VERİRKEN BİLE BAĞIRARAK KONUŞURDU.MERT BUNLARIN PEK TARAFTARI DEĞİLDİ FAKAT KARIŞMAZDI KİMSEYE.SONUÇTA ONLARIN DA BİR İÇ DÜNYASI VARDI.MERT HERKESİN İÇ DÜNYASININ ÇOK FARKLI OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNÜRDÜ.EN AZINDAN HEP BUNU UMARDI.SİNİRLİ İNSANLARIN İÇİNDE ÇOK SAKİN OLABİLECEĞİ GİBİ DIŞI SAKİN BİRİ GAYET TABİİ PSİKOPAT BİRİ OLABİLİRDİ.ZEVK İÇİN BİRİLERİNİ ÖLDÜREBİLEN İNSANLAR…MERT KEDİ KATİLLERİNDEN NEFRET EDERDİ.KEDİLERE NANKÖR DİYENLERE SİNİR OLUR FAKAT TEPKİSİNİ VEREMEZDİ SONUÇTA YILLARDIR DİLE GELEN BİR SÖZDÜ BU.NEDNE KARŞI ÇIKSIN Kİ?KEDİLERLE BİR BAĞI VARDI MERTİN.BİR KEDİ GÖRÜNCE GÜLÜMSERDİ.YİNE PARKTA OTURURKEN YANINA RASKOLN ADINI KOYDUĞU KEDİSİ GELDİ.ONU BİRAZ OKŞADIKTAN SONRA HAVAYA BAKTI.HAVA KARARMAYA BAŞLAMIŞTI.BİRAZ DİNLENDİKTEN SONRA EVE DOĞRU GİTMEK İÇİN ÇÖZÜLMÜŞ BAĞCIĞINI BAĞLADI.
2.BÖLÜM
submitted by Sunuyemre to KGBTR [link] [comments]


2020.08.30 16:43 _hinata- Sevgilerle ben...

Selam. Ben Irmak. Buralarda çok aktif değilim ama bunu okuyorsanız bir bildiğiniz vardır.
Bütün insanları seviyorum- katillerin amaçlarını sevmiyorum ama - herkesin çok değerli olduğuna inanıyorum.
Zevklerim arasında insanlar da var. Onbinlerce kişi tanıdım ve kanıtlara dayanarak söyleyebilirim ki insanlar harikalar
Kimsenin üzülmesini istemiyorum.
Hayat bunun için uzun zamandır yeteri kadar uzun değil.
İzmirliyim ve annesi öğretmen babası müdür olan bir kız şeklinde dünyaya geldim. Tayin işlerinden dolayı ankarada yaşıyorum ve bu şehri seviyorum. Fevkalade insanlarla tanıştım bu türkiyenin küçük ülkesinde
Arkadaşlarım çok pozitif olduğumu söylüyor ama bence oğlak burcu olan bir normalim.
Bâtıl inançlarım var ne zaman kahve içsem istemeden fâlıma baktırıyorum
Ölümden korkuyorum. Hayır ölümden çok fazla korkuyorum. Yaşamak çok güzel çünkü. Hatta bu yüzden az uyumaya çalışıyorum uyurken bir şeyler kaçırabiliriz.
Hayatı eğlence için yaşayan biriyim. Neredeyse her şeyden eğleniyorum ancak arkadaşlar~ aile ~ kitaplar~ filmler ~ müzikler ~ deniz ~ evcil hayvanlar ve hepsini sayabilseydim birkaç saate daha ihtiyacım olacak şeyler daha ayrı bir eğlenceli geliyor
Çok fazla yemek ayırt ediyorum. Etmeden de edemiyorum
Küfürü hiç sevmem ve kullanmam. Duygularımızı belirtmek için daha yaratıcı şeylere ihtiyacımız var. Umarım buluruz. Bulan kişiye bağırarak içimden bol şanslar diliyorum
Bazen çok fazla dolaylı yoldan ve devrik konuşurum. Buna alıştım değişmekde artık benim için pek olasıymış gibi durmuyor. Eğer beni bir yorumda gördüyseniz bilinki onu o anlamda yazmamışımdır
Ayrıca sizi üzdüysem de bunu istemeden yaptığım şeyler listesine ekliyelim lütfen. Ve özürlerimi kabul edin
Onun dışında burada tanıştığım hoş insanlar var ancak yazma gereği hissetmiyorum. Tanımadıklarımı da seviyorum çünkü. İnsanlar güzel şey sevilirler.
Kısaca sizi seviyorum
Mutlu ve çok eğlenceli günlerr
submitted by _hinata- to u/_hinata- [link] [comments]


2020.08.28 23:33 karanotlar Musa Orhan başka suçlar da işledi

Musa Orhan, İpek’e “başka kızlara da yaptım” diyor. O kızların kimler olduğu, İpek’e yapılmak istendiği gibi satılıp satılmadığı sorgulanmadı.
İnci Hekimoğlu
Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin eksikleri ortada. İddialar arasında “fuhuşa zorlama” da var.
İpek’e tecavüz edip ölümüne yol açan Uzman Çavuş Musa Orhan bir hafta geçmeden tahliye edildi. “Kaçma şüphesi olmaması” ve “rızaya dayalı ilişki” gerekçesiyle. Oysa Adli Tıp raporu ilişkinin zorla olduğuna ilişkin bulguları sıralamıştı, raporunda. Mahkeme belli ki Adli Tıp raporuna göre değil, yasalara göre değil, “vicdani kanaatine” göre karar vermiş.
İpek’in intihar etmeden önceki mektubunda yazdıkları da mahkemenin “vicdan” sınırlarından içeri sızamamış.
İpek sadece cinsel saldırıya uğramıyor, o mektupta çok önemli suçlar ve suç ortakları da anlatılıyor.
1 – Ölümle tehdit
“ … nasıl valizlerini aldım. Kimse fark etmedi. Aklını başına al dedi. ‘Ecelin benim elimden olmasın kalk giyin’ dedi.”
2 – Fiziksel şiddet
“Ben ağladım, bana kendini diktirirsin dedi. Saçımı çekip yerden sürükledi, ‘kimse sana inanmaz’ dedi. ‘Sahipsizsin’ dedi.”
3 – Tecavüz ve zorla alıkoyma suçuna yardım ve yataklık eden 2. şahıs
“Şimdi onun ev arkadaşı Ali onu Allah’a havale ediyorum bana bir şey demedi ve benle hiç konuşmadı.”
4 – Kadın satışı yapmak
“Siirt Petrol otobüsündeki çalışan Mehmet, hatırladığıma göre ona Musa ortak ilişkiye girdiğimi kuzen dedim adama. Adamın telefonunda onunla iletişime geçtim ve Mehmet’e vardığımda kuzeni falan yoktu.”
İpek’in annesi: “Otogarda birileri ona uzman çavuş M.’nin kendisini başka erkeklere sattığını ve buradan hemen gitmesi gerektiğini söylüyor. O da bunun üzerine kaçmaya başlıyor.”
5 – Zorla ilaç içirmek
“Bana gebelik hapını suya koyup içirdi.”
6 – Seri tecavüz
Musa Orhan, İpek’e “başka kızlara da yaptım” diyor. O kızların kimler olduğu, İpek’e yapılmak istendiği gibi satılıp satılmadığı sorgulanmadı.
Soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin eksikleri ortada. İddialar arasında “fuhuşa zorlama” da var. İpek mektubunda yazdıklarını ailesine de anlatıyor. İzmir’e vardığında ne Musa Orhan’ın karşılayacağını söylediği kuzene ulaşabiliyor ne de Musa Orhan’a. Belli ki bu olaylara tanık olmuş, bilgisi olan Mehmet adlı Siirt Petrol adlı otobüs firması çalışanı İpek’e acıyıp üç kişiye satıldığını ve kaçmasını söylüyor.
Adli Tıp raporu tecavüzü ve verilen ilacı doğruluyor ama başka da bir soruşturma yapılmıyor.
Ne otobüs firması çalışanı Mehmet’in ifadesi alınıyor ne de Musa Orhan’ın İpek’i götürdüğü ev sahibinin.
Musa Orhan ise önce reddettiği alıkoyma ve tecavüz suçlarını, Adli Tıp raporundan sonra kabul ediyor ve “alkollüydüm” savunması yapıyor. Ama buna rağmen tahliye ediliyor.
Musa Orhan’ın “bana bir şey olmaz” sözleri doğrulanırken, başka şiddet olayları yağmaya devam ediyordu.
Bir tek günde, hatta birkaç saatte gündeme düşen kadına yönelik şiddet haberlerine bakın.
– Van’da cinsel istismara uğrayan 16 yaşındaki çocuğun ‘rızası var’ denilerek astsubay hakkında soruşturma başlatılmadı.
– Çorum’da dini nikahlı eşi R.A. (51) tarafından vücudunun çeşitli yerlerinden bıçaklanan 3 çocuk annesi Gülten K., (37), ağır yaralandı. Annesinin bıçaklandığını duyan 9 yaşındaki D.A., polislere “Siz siz olun kadınları koruyun” dedi.
– Barış Yarkadaş’ın paylaşımı: Antep’te 15 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 36 yaşında evli ve 3 çocuk babası X, sadece 12 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı.
– Batman’da yolda yürüyen 2 çocuk annesi 21 yaşındaki E.T., eski eşi tarafından sokak ortasında silahla vurularak öldürüldü.
– Antalya’da Sennur N, fiziksel şiddetine maruz kaldığı Süleyman Tümbek’ten, tehditleri nedeniyle defalarca şikayetçi oldu. Adam dün kadının kız kardeşi Şenay N.’yi boynundan ve karnından bıçaklayıp kaçtı.
Bu tabloyu görmezden gelerek İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamak yerine kadük bırakmayı, asılsız iddialarla Sözleşme’nin iptal edilmesini isteyenler kadına karşı süren kıyımın baş sorumluları.
Çünkü kıyım öyle iddia edildiği gibi bir sapığın, bir sarhoşun, bir psikopatın elinden çıkmıyor.
Eril sistemin yargısından medyasına, güvenlik güçlerinden karar vericilerine kadar, şiddete karşı aldıkları tutum ve izledikleri siyasetin yukarıdan aşağıya tüm kurumlara, toplumun tüm katmanlarına yayılması, ana okulundan başlayarak ince ince işlenmesi ile oluyor.
Bu politikanın günlük yaşama yansımasını Kadının İnsan Hakları Yeni Çözümler Derneği rakamlarla ortaya koydu. Dernek’in İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması üzerine hazırladığı videoda kadına yönelik şiddet olaylarında resmi tablonun vahameti teşhir edilmiş.
Türkiye’de her bin şiddet olayında faillerinin 992’sinin cezasız kalıyor. 10 kadından 4’nün en az bir kez fiziksel ya da cinsel şiddete uğruyor ama şiddete uğrayanların yalnız yüzde 7’si polise bildiriyor. Polise akseden olayların ise yüzde 42’sinde ya işlem yapılmıyor ya da mağdur ve fail barıştırılıyor.
Faillerin hepsi de ya ‘aile babası’ ya da ‘aile babası’ adayı. Mesela Musa Orhan evlenirse kadının ve çocuklarının şiddete uğrayacağını tahmin etmek falcılık olmaz herhalde. İşte korumaya çalıştıkları aile yapısı da bu. Kadın ve çocuklara şiddetle tahakküm eden, itaat ettiren aile düzeni. En küçük ferdine kadar otorite karşısında boyun eğmeyi öğrenmiş bir toplum.
Belki hep aynı şeyleri yazdığımız için sıkılanlar vardır ama iktidarlar savaş politikalarını, egemenlik konforunu ve toplumsal mühendisliklerini kadın üzerinden sürdürmeye devam ettikçe bize kalan da hiç bıkmadan tekrarlamak oluyor. Yazmak, anlatmak, protesto etmek, birlikte mücadele etmek gibi…
https://www.artigercek.com/yazarlaincihekimoglu/musa-orhan-baska-suclar-da-isledi
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.28 18:19 griljedi GRRM - 2014 Söyleşileri

- "Gerçek hayatta iyiyle kötü arasındaki savaşın en zor yanı, hangisinin hangisi olduğunu belirlemektir... Geleneksel mutlu sonlara karşı içgüdüsel bir güvensizliğim var.”
- 1991'de bu fikri ilk aldığınızda, bunun sadece bir roman değil, birçok roman olduğunu biliyor muydunuz?
Bana gelen ilk sahne, ilk kitabın birinci bölümüydü, ulu kurt yavruları buldukları bölüm. Bu bana birdenbire geldi. Aslında farklı bir roman üzerinde çalışıyordum ve birden o sahneyi gördüm. Yazdığım romana ait değildi ama bana o kadar canlı geldi ki oturup yazmak zorunda kaldım ve bunu yaptığımda ikinci bir bölüm oldu ve ikinci bölüm Catelyn'di. Ned'in yeni döndüğü ve kralın öldüğü mesajını aldığı bölüm ve bu da bir tür farkındalıktı çünkü ilk bölümü yazarken gerçekten ne olduğunu bilmiyordum. Bu kısa bir hikaye mi? Bu bir romanın bölümü mü? Hepsi bu Bran denen çocukla mı ilgili olacak?Ama sonra, ikinci bölümü yazdığımda ve bakış açımı değiştirdiğimde - tam orada, tam başında, Temmuz 91'de önemli bir karar verdim. Tek bir bakış açısına sahip olmaktansa ikinci bir bakış açısına gittiğim dakika, kitabı çok daha büyük yaptığımı biliyordum. Şimdi iki bakış açım vardı ve iki tane elde ettiğinizde, üç, beş veya yedi veya her neyse olabilir. Üç ya da dört bölüm içinde olduğumda bile, büyük olacağını biliyordum.
Başlangıçta, bir üçleme düşündüm ve nihayet piyasaya sürdüğümde, bu şekilde sattım.Üç kitap: A Game of Thrones, A Dance With Dragons, Winds of Winter. Bunlar üç orijinal başlıktı ve üç kitap için kafamda bir yapı vardı. O zamanlar, doksanlı yılların ortalarında fanteziye, altmışlardan beri olduğu gibi üçlemelerin egemenliği altındaydı. Yayıncılığın o küçük ironilerinden birinde Tolkien aslında bir üçleme yazmadı. Yüzüklerin Efendisi adlı uzun bir roman yazdı. Ellili yıllardaki yayıncısı, "Bu tek bir roman olarak yayımlanamayacak kadar uzun. Onu üç kitaba ayıracağız" dedi. Böylece üçlemeyi elde etti, Yüzüklerin Efendisi o kadar büyük bir başarıya dönüştü ki yirmi yıldan fazla bir süredir diğer tüm fantezi yazarları üçleme yazıyordu. Bu kalıbı kararlı bir şekilde kıran, sanırım bir üçleme olarak da başlayan, ancak hızla ötesine geçen The Wheel of Time ile Robert Jordan'dı ve insanlar şunu görmeye başladı, "Hayır, daha uzun. Esasen bir mega romanınız olabilir! " Ve nihayetinde ben de aynı farkındalığa ulaştım, ancak '95'e kadar, A Game of Thrones'da zaten bin beş yüz el yazması sayfam olduğu ve sonuna kadar bile yaklaşmadığım ortaya çıktığında... Böylece benim üçlemem o noktada dört kitap oldu. Sonra, daha sonraki bir noktada, altı kitap oldu. Ve şimdi yedi kitapta sabit tutuyor.
İnşallah yedi kitapta bitirebilirim.
Büyük, biliyor musun? Ve gerçek şu ki, bu bir üçleme değil.Uzun bir roman. Gerçekten çok uzun bir roman. Bu bir hikaye ve hepsi bittiğinde, bir kutu setine koyacaklar ve bundan yirmi yıl sonra ya da bundan yüz yıl sonra hala okuyan biri varsa, hepsini birlikte okuyacaklar. Başından sonuna kadar okuyacaklar ve benim yaptığım gibi, hangi kitapta neler olduğunu unutacaklar.
- Kışyarı'nda geçen sahneleri yazarken ve birdenbire tamamen farklı bir konumla Daenerys sahnesine sahip olurken, sizin için büyük bir değişim miydi?
Oldukça erken bir tarihte, 91 yazında Daenerys'e ait şeyler vardı. Onun başka bir kıtada olduğunu biliyordum. Sanırım o zamana kadar zaten bir harita çizmiştim - ve üzerinde değildi. Westeros olarak anılacak tek kıtanın haritasını çizmiştim ama o sürgündeydi ve bunu biliyordum ve bu yapıdan bir nevi ayrılıştı. Kitabın başlangıç ​​yapısı açısından Tolkien'den ödünç aldığım bir şey. Yüzüklerin Efendisine bakarsanShire'da her şey Bilbo'nun doğum günü partisiyle başlar. Çok küçük bir odağınız var. Kitabın hemen başında Shire'ın bir haritası var - bunun tüm dünya olduğunu düşünüyorsunuz. Ve sonra onun dışına çıkarlar. Kendi içinde epik görünen Shire'ı geçerler ve sonra dünya büyüyor, büyüyor ve büyüyor... Ve sonra daha fazla karakter eklerler ve sonra bu karakterler ayrılır. Esasen oradaki ustaya baktım ve aynı yapıyı benimsedim. Taht Oyunları'ndaki her şey Kışyarı'nda başlar. Orada herkes bir aradadır ve sonra daha fazla insanla tanışırsınız ve nihayetinde ayrılırlar ve farklı yönlere giderler. Ancak bundan ilkinden ayrılan, her zaman ayrı olan Daenerys'ti. Sanki Tolkien, Bilbo'ya sahip olmanın yanı sıra, kitabın başından beri ara sıra bir Faramir bölümüne atılmış gibi.
- Aslında Daenerys, Kışyarı’na (sahnelerine) bağlıydı çünkü onun ailesine olanlar hakkında konuşulduğunu okuduk.
Örtüşmeler görüyorsunuz. Daenerys evlenir ve Robert, Daenerys'in yeni evlendiği raporunu alır ve buna ve yarattığı tehdide tepki verir.
- Çok güçlü ters dönüşleriniz var, okuyucunun dengesini bozuyorsunuz. Önceleri Sword in the Stone bölgesinde olduğunuzu düşünebilirsiniz, kitabın dönüşeceği halini düşünebilirsiniz; örneğin kahramanın Bran olduğunu düşünebilirsiniz ama sonra sizinle okuyucu arasında hilekar bir oyuna dönüşmüş gibi...
Sanırım okumak istediğini yazıyorsun. Bayonne'de çocukluğumdan beri okurdum, doymak bilmez bir okurdum. "George, burnu kitapta" diye seslenirlerdi. Bu yüzden hayatımda birçok hikaye okudum ve bazıları beni çok derinden etkiledi; diğerlerini ben onları yere koyduktan beş dakika sonra unuttum. Gerçekten takdir etmeye başladığım şeylerden biri, benim kurgumda bir tür öngörülemezlik. Beni nereye gittiğini gördüğüm bir kitaptan daha çabuk sıkan hiçbir şey yok. Siz de okudunuz. Yeni bir kitap açarsınız ve ilk bölümü, belki ilk iki bölümü okursunuz ve geri kalanını bile okumanıza gerek kalmaz. Tam olarak nereye gittiğini görebilirsiniz. Sanırım ben büyürken ve televizyon seyrederken bunun bir kısmını aldım. Annem olayların nereye gittiğini her zaman tahmin ederdi, ister I Love Lucy ister onun gibi bir şey olsun. "Pekala, bu olacak" derdi. Ve tabii ki, olur! Ve hiçbir şey daha hoş değildi, farklı bir şey olduğunda aniden bir şaşırırdı, twsit haklı olduğu sürece.
Bir anlam ifade etmeyen gelişigüzel dönüşler yapamazsınız. İşlerin takip etmesi gerekiyor. Sonunda "Aman Tanrım, bunun olacağını görmedim ama önceden haber verildi; burada bir ipucu vardı, orada bir ipucu vardı. Onu görmeliydim geliyor. " demelisiniz ve bu benim için çok tatmin edici. Bunu okuduğum kurguda ararım ve kendi kurguma yerleştirmeye çalışırım.
- Bran'ın itilmesi gibi, bunu da önceden haber veriyorsunuz, böylece okuyucu aldatılmış hissetmez. Kızıl Düğün de aynı.
Kurgu ve yaşam arasında her zaman bir gerilim vardır. Kurgu, hayattan daha fazla yapıya sahiptir. Ama yapıyı saklamalıyız. Sanırım yazarı saklamalıyız ve bir hikayeyi gerçekmiş gibi göstermeliyiz. Çok fazla hikaye çok yapılandırılmış ve çok tanıdık. Okuma şeklimiz, televizyon izleme şeklimiz, sinemaya gitme şeklimiz, hepsi bize bir hikayenin nasıl gideceğine dair belirli beklentiler verir. Gerçek hikayeden tamamen bağımsız olan nedenlerle bile. Sinemaya gidiyorsun, büyük yıldız kim? Tamam, Tom Cruise yıldızsa, Tom Cruise ilk sahnede ölmeyecek, biliyor musun? Çünkü o yıldız! Geçmesi gerekiyor. Veya bir TV şovu izliyorsunuz ve adı Castle. Castle karakterinin oldukça güvenli olduğunu biliyorsunuz. Önümüzdeki hafta ve sonraki hafta da orada olacak.
İdeal olarak bunu bilmemelisin. Duygusal katılım, bir şekilde bunu aşabilirsek daha büyük olurdu. Yani yapmaya çalıştığım şey bu, biliyor musun? Bran, önsözden sonra tanıştığınız başlıca karakterlerden ilki. Yani "Oh, tamam, bu Bran'ın hikayesi, Bran burada bir kahraman olacak" diye düşünüyorsunuz. Ve sonra: Hata! Orada Bran'a ne oldu? Hemen kuralları değiştiriyorsunuz. Ve umarım bu noktadan sonra okuyucu biraz belirsizdir. “Bu filmde kimin güvende olduğunu bilmiyorum.” Bunu dedirtmek gerekir. Ve insanlar bana “Kitaplarda kimin güvende olduğunu asla bilemiyorum. Asla rahatlayamam. " dediğinde bunu seviyorum. Bunu kitaplarımda istiyorum. Ve bunu okuduğum kitaplarda da istiyorum. Her şeyin olabileceğini hissetmek istiyorum. Alfred Hitchcock bunu yapan ilk kişilerden biriydi, en ünlüsü Psycho'da. Psycho'yu izlemeye başlıyorsun ve onun kahraman olduğunu düşünüyorsun. Öyle mi? Onu sonuna kadar takip ettin. O duşta ölemez!
- Ned korucunun kafasını kestiğinde belirsizliğe erken işaret edersin ama o yanılıyor. Kesin değil. Ve hatta Jaime Lannister, Bran'ı pencereden dışarı ittiği sahneden sonra Tyrion ile dostça bir ilişki kurar. Onun başka bir yanını görüyorsunuz.
Gerçek insanlar karmaşıktır. Gerçek insanlar bizi şaşırtıyor ve farklı günlerde farklı şeyler yapıyorlar. Santa Fe'de birkaç ay önce satın alıp yeniden açtığım küçük bir tiyatrom var. Bazı yazar etkinlikleri düzenliyoruz. Birkaç hafta önce bir imza için Pat Conroy vardı. Harika yazar, harika Amerikalı yazarlarımızdan biri. Ve kariyerinin çoğunu babası hakkında bu kitapları yazarak geçirdi. Bazen anı olarak, bazen kurgu olarak atılıyor, ancak babasıyla olan sorunlu ilişkisinin, ona farklı bir isim ve farklı bir meslek verdiğinde ve tüm bunlara rağmen baktığını görebilirsiniz. Her ne şekilde olursa olsun, Pat Conroy’un babası Büyük Santini karakteri, modern edebiyatın en büyük karmaşık karakterlerinden biridir. O çirkin bir tacizci, çocuklarını terörize ediyor, karısını dövüyor, ama aynı zamanda bir savaş kahramanı, bir dövüşçü ve tüm bunlar. The Prince of Tides'daki karakter gibi bazı sahnelerde, bir kaplan satın aldığı ve bir benzin istasyonu açmaya çalıştığı ve işler ters gittiği, neredeyse bir Ralph Kramden komik adamıdır. Bunu okuyorsun ve hepsi aynı adam ve bazen ona hayranlık duyuyorsun ve bazen ona karşı nefret ve tiksinme hissediyorsun ve oğlum, bu çok gerçek. Hayatımızdaki gerçek insanlara bazen böyle tepki veririz.
- Kitaplarınızda kadınlar güçlüdür.
Ama ataerkil bir toplumda mücadele ediyorlar, bu yüzden her zaman üstesinden gelmeleri gereken engeller var ki bu gerçek orta çağların hikayesiydi. Aquitane'li Eleanor gibi güçlü bir kadına sahip olabilirsiniz, iki kralın karısı olabilirdi ve yine de kocası, sırf ona kızdığı için onu on yıl hapse atabilirdi. Farklı zamanlardı ve bu bir fantezi dünyası, bu yüzden daha da farklı.
- Sonunda hangi strateji işe yarayacak?
Bu (hikayeyi) söylemek olurdu. Görmek için sonuna kadar gitmelisin.
- Karakterleriniz için, Jaime'nin Brienne of Tarth ile seyahat etmesi gibi harika ters karakterleriniz var. Tazı ile Arya gibi başka eşleşmeler de var. Bilinçli olarak ters karakter mi yaratıyorsunuz?
Drama çatışmadan ortaya çıkıyor, bu yüzden birbirinden çok farklı iki karakteri bir araya getirip geride durup kıvılcımların uçuşunu seyretmeyi seviyorsunuz. Bu size daha iyi diyalog ve daha iyi durumlar kazandırır.
- Tyrion için Joffrey’in ölümü işleri daha iyi yapmaz, işleri daha da kötüleştirir. Tyrion'un başı büyük belada ve tüm seri boyunca bir noktaya değinmeye çalıştığım bir şeyi kanıtlıyor: Kararların sonuçları var. Robb, Frey Hanesi'ne sözünü tutmaz ve Frey’in kızlarından biriyle evlenmezse, bunun onun için korkunç sonuçları olur. Tyrion’un sorunlarından biri de geveze olmasıydı. Serinin başından beri bir şeyler söylüyor, Cersei'ye bu üstü kapalı tehditler - "Bir gün bunun için seni alacağım, bir gün neşen ağzında küle dönecek." Şimdi, tüm bu açıklamalar onu gerçekten suçlu gösteriyor.
Sanırım katilin amacı, bunu başka bir Kızıl Düğün haline getirmek değil - Kızıl Düğün çok açık bir şekilde cinayet ve kasaplıktı. Bence Joffrey’in ölümüyle ilgili fikir, onu bir kaza gibi göstermekti - birisi kutlama yapıyor, Heimlich manevrasını icat etmemişler, bu yüzden birisi boğazına yemek taktığında, bu çok ciddidir. Bunu biraz İngiltere Kralı Stephen'ın oğlu Eustace'in ölümüne dayandırdım. Stephen, tacı kuzeni İmparatoriçe Maude'dan gasp etmişti ve uzun bir iç savaşla savaştılar ve anarşi ile savaş ikinci nesle aktarılacaktı çünkü Maude'un bir oğlu, Henry ve Stephen'ın bir oğlu vardı. Ama Eustace bir ziyafette boğularak öldü. İnsanlar hala bin yıl sonra tartışıyorlar: Boğuldu mu yoksa zehirlendi mi? Çünkü Eustace'i ortadan kaldırarak İngiliz iç savaşını sona erdiren bir barış getirdi. Eustace’ın ölümü [tesadüfi olarak] kabul edildi ve bence buradaki katillerin umduğu şey buydu - tüm krallık Joffrey’in bir parça turta üzerinde boğulup öldüğünü görecek. Ama güvenmedikleri şey, Cersei’nin bunun cinayet olduğuna dair acil varsayımıydı. Cersei bir an bile buna kanmadı. Bunun kaza sonucu bir ölüm olduğuna inanmıyor. Sahnenin çekildiğini gördünüz, boğulma ihtimali olduğu için mi karşımıza çıkıyor yoksa zehirlendiği çok açık mı?
- Neden “Buz ve Ateş Şarkısı” romanlarınıza tecavüz veya cinsel şiddet olaylarını dahil ettiniz? Bu sahnelerle daha büyük hangi temaları ortaya çıkarmaya çalışıyorsunuz?
Bir sanatçının gerçeği söyleme yükümlülüğü vardır. Romanlarım epik fantezi ama tarihten ilhama dayanıyorlar. Tecavüz ve cinsel şiddet, eski Sümerlerden günümüze kadar yapılan her savaşın bir parçası olmuştur. Onları savaşa ve güce odaklanan bir anlatımdan çıkarmak, temelde yanlış ve sahtekârlık olurdu ve kitapların temalarından birini baltalardı: insanlık tarihinin gerçek dehşetinin orklardan ve Kara Lordlardan değil, bizden kaynaklandığı... Biz canavarlarız. (Ve kahramanlar da). Her birimizin kendi içinde büyük iyilik ve büyük kötülük kapasitesi vardır.
- Kitapların bazı eleştirmenleri, bu tür sahnelerin Westeros dünyasının genellikle karanlık ve ahlaksız bir yer olduğunu göstermesi amaçlansa bile, romanların seyri boyunca bu anlara aşırı bir güven duyulduğunu ve belirli bir noktada olduklarını söylediler, artık şok edici değil ve heyecan verici hale geliyor. Bu eleştiriye nasıl yanıt veriyorsunuz?
Westeros'un "karanlık ve ahlaksız bir yer" olduğu fikrine itiraz etmeliyim. Burası Disneyland Orta Çağları değil, hayır ve bu oldukça kasıtlı ... ama kendi dünyamızdan daha karanlık veya ahlaksız da değil. Tarih kanla yazılır. Cinsel veya başka türlü "Buz ve Ateşin Şarkısı" ndaki vahşet, herhangi bir iyi tarih kitabında bulunabileceklerle karşılaştırıldığında soluk kalır.
Bazı cinsel şiddet sahnelerinin heyecan verici olduğu eleştirisine gelince, bana bu eleştirmenler hakkında kitaplarımdan daha çok şey söylüyor gibi geliyor. Belki onlar bazı sahneleri heyecan verici bulmuşlardır. Okuyucularımın çoğu, sanırım onları amaçlandığı gibi okudu.
Yazar olarak kariyerimin en başından beri felsefemin "göster, söyleme" felsefesi olduğunu söyleyeceğim. Kitaplarımda ne olursa olsun, eylemi özetlemek yerine okuyucuyu bunun ortasına koymaya çalışıyorum. Bu, canlı duyusal ayrıntılar gerektirir. Mesafe istemiyorum, seni oraya koymak istiyorum. Söz konusu sahne bir seks sahnesi olduğunda, bazı okuyucular bunu son derece rahatsız buluyor… ve bu cinsel şiddet sahneleri için on kat daha doğru.
Ama olması gerektiği gibi. Bazı sahneler rahatsız edici, rahatsız edici ve okunması zor olabilir.
- Martin, HBO şovunda yapılan küçük değişikliklerin daha sonra oradaki hikaye üzerinde ne kadar büyük bir etkisi olacağı hakkında biraz konuşuyor. TV yapımcılarının yaptığı seçimleri kontrol etmediğini bize bildirdiğinizden emin oldu.
- Robert’s Rebellion hakkında bir kitap yazacak mısın?
"Muhtemelen değil." Sonraki iki kitapta Robert’s Rebellion’a daha çok geri dönüşler ve imalar olacak. "Bu serinin sonunda olan her şeyi öğreneceksin". Bununla ilgili bir kitap o zaman çok ilginç olmazdı.
- Bize bir warg ejderha binicisi hakkında ne söyleyebilirsiniz?
Bir ejderhayı warglayan birinin geçmişte emsali yoktur. Ejderha ve binici arasındaki efsanevi bağın zengin bir tarihi var. Çok uzaklardan (hmm) bile sürücülerine yanıt veren ejderhaların gerçek ve çok güçlü bir bağ olduğunu gösteren örnekler olmuştur. Bununla ilgili daha çok şey öğreneceğiz. Okumaya devam edin.
- ASOIAF’taki en favori alıntınız nedir?
Tek bir tane yok ama Septon Meribald’ın savaş hakkında yaptığı konuşmayı seviyorum.
- Kendinizi kitaplarda hangi karakter olarak görüyorsunuz? İçinde en çok hangi karakter var?
Tyrion demek isterdim ama bu gerçekten Samwell Tarly. Tyrion daha çok aksiyon alıyor, daha çok yatıyor (kahkahalar) ama ben daha çok Sam gibiyim.
- Bir kitap okuyucu olarak, şovdaki benzer durumu izlemeden önce bunu okumak çok tatmin ediciydi (Arya, show’da Polliver'ı öldürürken Lommy'den söz ediyor, kitaplarda Raff). Bahsettiğiniz gibi, şov içeriğini kontrol edemezsiniz. Sezon 5'e doğru ilerlerken böyle açıklamaların önünde kalmak için daha fazla bölüm yayınlamayı planlıyor musunuz? Ayrıca Arya, o bölümde beklediğimizden çok daha yaşlı görünüyor. “Mercy”, gelecekte Dans'ın sonundan itibaren bir yıldan fazla mı oluyor yoksa sadece Arya'nın her zaman yaşından büyük görünmesi mi meselesi mi?
- [Martin'den büyük bir sessizlik]. Bu bölüm yaklaşık on yıl önce yazılmıştı ve önce Ziyafet'in sonunda olması gerekiyordu, ardından Dans'ın sonuna dahil edilmişti ama bir sondan çok bir başlangıç ​​gibi görünüyor, bu yüzden epey hareket etti. Çocukların biraz büyüyebilmesi için kitaplarda olması gereken beş yıllık boşluğun da bir parçasıydı. Bu, Arya ve Bran gibi karakterler için işe yaradı, ancak Jon Snow veya diğerleri için hiç işe yaramadı. Beş yıl önce Gece Nöbetçileri'nin Lord Kumandanı oldum. O zamandan beri pek bir şey olmadı… ”(kahkahalar). Arya'yı şimdiki yaşına geri getirmek için o bölümde biraz çalıştım. Orada zaman aralığı yok (hikaye dizisinde tam olarak ne zaman geldiğini söylemiyor). Unutmayın, bu bir önizleme bölümüdür, yine de geri dönüp yayınlanmadan önce üzerinde yeniden çalışabilirim.
[Sorum bu olduğu için tahmin ettiğime eminim ama Martin, Arya'nın yaşının burada bir sorun gibi göründüğünü biraz düşünmüş görünüyor. Bir çeşit, "O lanet bölümü bir daha yeniden yazmayacağım." 5. sezondan önce daha fazla önizleme bölümü yayımlayıp yayımlamayacağına dair gerçek bir yorum ve gösteriye neyin girileceğini kontrol etmediğine dair başka bir hatırlatma yok.]
- Tyrion babasıyla yüzleşmek için gittiğinde, ne yapacağını düşünüyor? Onunla sadece sohbet mi ediyorsun?
O noktada bunu düşündüğünü sanmıyorum. O sırada sefilleri oynuyor. Her şeyini kaybetti. Güvenli bir yere kaçırılacak ama orada ne yapacak? Lannister Hanesi'ndeki yerini kaybetti, saraydaki yerini kaybetti, tüm altınını kaybetti - bu, hayatı boyunca onu ayakta tutan tek şeydi. Cüce olmanın dezavantajları ne olursa olsun, şövalye olmak için gerekli fiziksel yetenekleri yoktu, ancak eski ve güçlü bir ismin ve bir şeyler satın almak isteyebileceği tüm altının büyük avantajına sahipti. Bronn gibi takipçileri ve onu savunmak için diğer insanları... Şimdi tüm bunları kaybetti ve aynı zamanda, kayıtsız şartsız sevdiği ve her zaman onun yanında olduğu tek kan bağı Jamie'nin hayatının bu travmatik olayında, nihai ihanette rol oynadığını öğrendi. O kadar incindi ki diğer insanları incitmek istiyor ve Shae'nin kendisine söylediği hesaptan nerede olduğunu anladığı ve bu merdivenin bir zamanlar onun olan bir oda olduğunu bildiği bir heves anı, şimdi babası ondan gasp etti. Bu yüzden babasını görmek için yukarı çıkıyor ve oraya vardığında ne söyleyeceğini ya da yapacağını bildiğini sanmıyorum ama - bir kısmı bunu yapmaya mecbur hissediyor. Ve tabii ki sonra Shae'yi orada buluyoruz, bu onun için ek bir şok, karnındaki ek bir bıçak.
Bence bazen insanlar çok zorlanıyor, bazen insanlar kırılıyor. Ve bence Tyrion zirve noktasına ulaştı. Cehennemden geçti, defalarca ölümle yüz yüze geldi ve gördüğü gibi bakmaya çalıştığı, onayını kazanmaya çalıştığı tüm insanlar tarafından ihanete uğradı. Hayatı boyunca babasının onayını almaya çalışıyordu. Ve şüphelerine rağmen, Shae'ye aşık oldu, kalbini ona vermesine izin verdi. Artık yapamayacağı bir noktaya ulaşır. Sanırım iki eylem, birbirlerinin anlarında gerçekleşse de oldukça farklı. Lord Tywin'e öfkeliydi çünkü ilk karısı ve ona olanlar hakkındaki gerçeği öğrendi ve Tywin ona fahişe demeye devam ediyor - Lord Tywin'in mantığına göre... Lord Tywin, Tyrion'u sevmediği için kimsenin Tyrion'u sevemeyeceğine inanıyor. Demek ki cüceyi Lannister olduğu için yatağına yatırmaya çalışan alt sınıftan bir kız olduğu açık, böylece leydi olabilir, parası olabilir ve bir şatoda yaşayabilir. Yani temelde bir fahişe olmaya eşdeğer - statüye sahip olduğu için ona bayılıyor ve Tyrion'a bu konuda bir ders vermeye çalışıyor. Ve böylece yarasına tuz dökmeye benzeyen "fahişe" kelimesini kullanmaya devam etti ve Tyrion ona bunu yapmamasını, o kelimeyi bir daha söyleme dedi. Ve o kelimeyi tekrar söyledi ve o anda, Tyrion'un parmağı tetiğe bastı.
Shae ile bu çok daha kasıtlı ve bazı yönlerden daha acımasız bir şey. Bu anlık bir hareket değil, çünkü onu yavaşça boğuyor ve kadın kurtulmaya çalışıyor, kavga ediyor. İstediği zaman bırakabilirdi ama öfkesi ve ihanet duygusu o kadar güçlü ki bitene kadar durmuyor ve bu muhtemelen şimdiye kadar yaptığı en kara eylemdi. Lord Tywin'in yaptığı küçük gösteriden sonra onu terk ederek ilk karısına yaptığı şey ve onun ruhunun büyük suçu bu... Şimdi Westeros standartlarına göre, bu hiç de suç sayılmaz - "Yani bir lord, bir fahişeyi öldürdü, sorun değil." Bunun için, düşük doğumlu kadınlara, fahişelere ve meyhane fahişelerine hor gören, onları kullanan ve atan diğer lordlardan ve şövalyelerden daha fazla cezalandırılması olası değildir. Bu dünya için bir şey değil ama yine ona musallat olacak bir şey olsa da babasını öldürme eylemi sonsuza dek arkasını olmayacak bir şeydi çünkü hiçbir insan bir akraba katili kadar lanetli değildir.
Tywin, Shae'yi biliyordu. Muhtemelen onun, açıkça “o fahişeyi saraya getirmeyeceksin” dediği ve Tyrion'un ona tekrar meydan okuduğunu ve o fahişeyi saraya çıkardığını söylediği aynı kamp takipçisi olduğunu anladı. Burada tam olarak ne olduğuna gelince, bu gerçekten konuşmak istemediğim bir şey çünkü hala açıklayamadığım ve daha sonraki kitaplarda açıklanacak yönleri var. Ancak tüm bunlarda Varys'in rolü de dikkate alınması gereken bir konudur. Kitaplardaki Shae, Tyrion hakkında başka bir john(?) kadar umursamayan, kampı takip eden, manipülatif bir fahişedir ama o, küçük bir genç seks kedisi gibi, tüm fantezilerini besleyen çok uyumludur; o gerçekten sadece para ve statü için yaşıyor. O, Tywin'in Tyrion’un ilk karısının aslında olmadığını düşündüğü her şeydir.
- Ona ilham veren Frost şiiri dünyanın sonu hakkındadır ve bu, Martin'in icat ettiği evrenin yedinci kitabın sonunda sıcak ya da soğuk ya da muhtemelen her ikisi ile yok olması gerektiğini ima ediyor gibi görünüyor.
Yazar kıkırdıyor: "Bu konuda yorum yapmayacağım. Bunun için iki kitap için endişelenebilirsin. Ama tüm insanların ölmesi gerektiği doğru."
- Web sitelerinde görünen birçok hayran teorisi sorulduğunda Martin şunları söyledi: "Bu konuyla boğuştum, çünkü okuyucularımı şaşırtmak istiyorum. Bir okuyucu olarak öngörülebilir kurgudan nefret ediyorum, öngörülebilir kurgu yazmak istemiyorum. "Okuyucumu şaşırtmak ve memnun etmek ve onları geldiğini görmedikleri yönlere götürmek istiyorum ama planları değiştiremem. 90'lı yıllarda ilk fan panolarını okumamın ve durmamın nedenlerinden biri de bu. Birincisi, zamanım yoktu, ancak iki konu tam da bu. O kadar çok okuyucu kitapları o kadar dikkatle okuyordu ki bazı teoriler ortaya atıyorlardı ve bu teorilerin bazıları eğlenceli boğalar ve yaratıcı olsa da, teorilerin bazıları haklı. En az bir veya iki okuyucu, kitaplara yerleştirdiğim ve doğru çözüme ulaştığım son derece ince ve belirsiz ipuçlarını bir araya getirmişti. Öyleyse ne yapmalıyım? Değiştiriyor muyum? Bu konuyla boğuştum ve bunu değiştirmenin bir felaket olacağı sonucuna vardım çünkü ipuçları vardı. Bunu yapamazsın, o yüzden ben devam edeceğim.”
- "Kurtlar, Amerika'nın soyundan gelen ve binlerce yıl öncesine dayanan Avrupa folklorunun bir parçasıdır. Roma, Romulus ve Remus'ta - kurtlar ve insanlar arasında her zaman bu ilişki vardır." Bu ilişki Martin'in dizisinde defalarca görülüyor ve Martin'in son iki kitap sonunda piyasaya sürülürken devam edeceğini söyleyeceği bir şey. Özellikle Arya'nın kurdu Nymeria önemli bir rol oynayacak. "Biliyor musun, bir şeyler hakkında bilgi vermekten hoşlanmam." diyor Martin, yüzüne yayılan bir gülümsemeyle. "Ama kullanmayı düşünmediğiniz sürece dev bir kurt sürüsünü duvara asamazsınız."
- İşinize aşina olmayanlar için dizi hayali bir dünyada geçiyor. Krallığın kontrolü için bir mücadele var. Bu hanedan savaşı, esasen üç ana olay örgüsünden biridir. Bu tür insanüstü karakterleri içeren başka olay örgüsü satırları da var ve sonra eski tahtının geri dönüşünü arayan sürgün Targaryen kızı var. Neden bu üç ana olay örgüsü?
- Tabii ki uzakta olan iki şey var - Sur’un kuzeyindeki şeyler (Diğerleri) ve sonra diğer kıtada ejderhalarıyla Targaryen var - elbette "Buz ve Ateşin Şarkısı" başlığının buz ve ateşi. . " Yedi krallığın başkenti olan King's Landing'de ortada meydana gelen merkezi şeyler, çok daha fazlası tarihi olaylara ve tarihi kurguya dayanıyor. Güllerin Savaşları'ndan ve 100 Yıl Savaşları etrafındaki diğer bazı çatışmalardan gevşek bir şekilde alınmıştır, ancak elbette fantastik bir twist ile. Biliyorsunuz, başladığım dinamiklerden biri, King's Landing'deki yedi krallık içindeki küçük güç mücadeleleri tarafından bu kadar tüketilen insanlardı - kim kral olacak? Küçük Konsey'de kimler olacak? Politikaları kim belirleyecek? - krallıklarının çevresinde çok uzakta meydana gelen çok daha büyük ve daha tehlikeli tehditlere karşı körler...
Ve tabii ki, bunu tarih boyunca görebilirsiniz. Tarihte yer alan ortak bir dinamiktir. Biliyorsunuz, Yunan şehir devletleri, İsa'nın doğumundan önce, biliyorsunuz, Makedonyalı Philip hepsini fethetmek için ordularını oluştursa bile birbirleriyle kavga ediyorlar ama bunu modern zamanlarda bile görüyorsunuz, biliyorsunuz - Fransa'nın Üçüncü Cumhuriyet döneminde, Nazi tehdidi yükselirken siyasi mücadeleleri... Ancak Fransız siyasetçiler neredeyse Nazilerle arkadaş olmayı tercih ediyorlardı. Ve belki modern gündeki derslerimiz de. Kim bilir? Demek istediğim, şu anda dünyamızda iklim değişikliği gibi şeyler oluyor, bu, nihayetinde tüm dünya için bir tehdit. Ama insanlar onu politik bir futbol yerine kullanıyorlar, bilirsiniz… Herkesin bir araya geleceğini düşünürsünüz.
Bu, muhtemelen insan ırkını yok edebilecek bir şey. Bu yüzden, özellikle modern zaman meselesine değil, kitabın yapısıyla ilgili genel bir şey olarak bir analog yapmak istedim.
- Kitapta ( Buz ve Ateşin Dünyası) ipuçları bulmayı uman hayranlar için bir soru kalıyor: Tarih tekerrür eder mi? Martin’in arsız yanıtı: “Yankılanan bir evet ve hayır. Biraz belki. "
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.08.25 10:11 Hassc_tr Kredi kartı işinden anlayan biri bakabilir mi?

Edit:Yardımcı olan herkese teşekkür ederim. İhtiyacı olan faydalansın diye silmiyorum. Papara en uygunu oldu benim için. Henüz kartım gelecek.
Edit 2: Kartım 7 gün içinde geldi hatta çok komik bir dayı getirdi baya muhabbet ettik. Karttan memnunum. Geçen burgerda ödeme yaparken kart reddetti onun dışında herhangi bir problem yaşamadım.
Beyler şimdi bende banka kartı var ama sürekli ödemede sorun çıkarıyor. Babamın kredi kartından hallediyordum ama o da istemedi artık.
Belli bir gelirim de yok ama zaten bana 500 lira limit bile yeter. Youtube üyeliği ve İnternetten alışveriş için lazım sadece.
Bunlar için kredi kartı almak da gereksiz yüke girmek gibi geliyor ki vermezler herhalde gelirim olmadığı için. Yaşım da henüz 19 olacak.
İninal tarzı bir şey var mı böyle işlerde kullanabileceğim? Masrafı olmayan veya en az olan ama kredi kartı gibi heryerde geçen. İninalle sorun yaşadım daha önce yeni hali nasıl bilmiyorum..
submitted by Hassc_tr to KGBTR [link] [comments]


2020.08.24 23:51 karanotlar Kürtler Neden Millet Olamıyor!

Firat Aras
Konuyu teorik kavramlara boğmadan, bir örnek üzerinden giderek izah etmeye çalışacam.
Vereceğim örneğin merkezinde yer alan kişi son dönemlerde çoğu Kürtlerin tanıdığı bir isim.
Ahmet Kardam.
Cizre-Botan Botan Beyi Mir Bedirxan’ın beşinci kuşaktan torunu.
68 Kuşağından gelen bir Türk devrimcisi…
Türkiye’de sosyalist bir rejimin kurulması için yıllarca mücadele eden bir sosyalist…
Emperyalizme karşı mücadele eden, dolayısıyla kurulu dünya düzenini de değiştirip dönüştürmeyi hedefleyen bir enternasyonalist…
12 Eylül 1980 Darbesi ile Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan bir siyasi göçmen.
Tüm bu özelliklerine rağmen, ancak 50’li yaşlarından sonra Bedirxan Bey gibi tarihe geçmiş birinin beşinci dereceden torunu olduğunun farkına varabiliyor.
Ne kadar ilginç değil mi?
Ancak ilginç olan sadece beşinci dereceden dedesi olan Bedirxan Bey’den bihaber olmuş olması değil.
Farkına varışının hikayesi de bir o kadar ilginç…
Bedirxan Bey’in torunu ya da kendisiyle bir bağının olabileceği konusunda herhangi kuşkusu ve arayışı olmamış.
Malmisanij’ın “Cızira Botanlı Bedirhaniler ve Bedirhani Ailesi Derneğinin Tutanakları (1994)” adlı kitabının yayınlanmasıyla, tesadüf sonucu Kürt ve de Bedirxan Bey’in torunu olduğunun farkına varıyor.
Kitap’ta yayınlanan şecereden kendi ismini gördükten sonra araştırmaya başlıyor.
Yıllarca süren araştırma sonucu iki ciltten oluşan bir tarihi esere imza atıyor.
Cizre-Botan Beyi Bedirhan-Direniş ve İsyan Yılları
Cizre-Botan Beyi Bedirhan-Sürgün Yılları
Her iki cildi de okudum.
Mir Bedixan ile ilgili en kapsamlı ve yaşanan döneme dair bilgi ve belgeleri içeren tarihi bir çalışma.
Ayrıca bir hafta önce artı-tv’de katılmış olduğu bir programda kendisini dinledim.
Programda da kendisi ve dedesi olan Bedirxan Bey ile ilgili çalışması hakkında kendisine sorulan sorulara mütevazi bir şekilde cevaplar verdi.
Konuşmasında, küçük bir ayrıntı da olsa, kitaplarında yer almayan çok önemli bir anekdotu anlattı.
Dedi ki; “Böyle bir ailenin mensubu olmaktan gurur duyuyorum. İliklerine kadar asimile edilmiş bir kurdum. Ancak Kürtlükle en ufak bir alakam yok, Kürtçe bilmem. Hiçbir Kürt de bana Kürt demez. Bu iki ciltlik kitap, böylesine bir asimilasyona uğramış olmanın öfkesiyle yazılmıştır” dedi.
Ardından da Bedirxan Bey’in şu an Türkiye’de yaşayan aile mensupları konusunda da şu bilgiyi aktardı; “Türkiye’de yaşayan benim gibi çok sayıda torunları var. Ben tek değilim, ama yine ben tek başımayım. Bunların bazılarıyla daha bu çalışmaya başlarken buluştum. ‘Yahu ne karıştırıyorsun bu işleri’ diye bana tepki gösterdiler.”
Bu konuyu Ahmet Kardam üzerinden ele alırken amacım, kesinlikle onu eleştirmek değil.
Gerek iki ciltlik kitabını yazarken ve de televizyondaki konuşmasında değindiği o ince ayrıntılarla zaten kendisiyle ilgili bir özeleştiri de yapmış oluyor.
Bu da onun ne kadar erdemli bir olduğunu, geç de olsa yıllarını verdiği eseriyle borcunu ödüyor.
Peki bu durumda olan sadece Bedirxan Bey’in torunları mı?
Kuşkusuz hayır.
Tarihe geçmiş onlarca hatta yüzlerce ailelerin mensupları olan milyonlarca Kürt, bugün kendilerini Türk görüyor ve Türk devletine hizmet ediyorlar.
Milet olamamanın nedeni sadece devletin asimilasyon çarkına maruz kalan bu Kürtler mi?
Elbette ki hayır.
Bunun bir nedeni de son 50 yılda Kürtler adına ortaya çıkmakla birlikte, Kürt parti ve örgütlerinin milli bir duruştan uzak tutum ve duruşlarıdır.
1970’li yıllarda kurulan, isimlerinde Kürt ve Kürdistan kelimeleri yer alan tüm partilerin lider, yönetici ve taraftarları Sovyetlerin yıkılışına kadar bir bütün olarak, “sosyalist olmayan bir Kürdistan’ı istemiyoruz” şiarıyla, tüm güçlerini Türkiye’de yapacakları sosyalist bir devrime adamışlardı. Bugün de tüm enerjilerini halkların kardeşliği ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesine harcıyorlar.
Asimilasyon çarkına uğrayan Kürtlerden tek farkları, aynı işi Kürt ve Kürtler adına adıyla yapıyor olmalarıdır.
“Sosyalist olmayan bir Kürdistan’ı istemiyoruz” şiarıyla hareket eden partilerin çoğu, Sovyetler Birliği gibi tarihe karıştılar. Bugün hala varlıklarını sürdürenler ile tarihe karışan partilerden geriye kalan lider ve yöneticiler ise, Ahmet Kardam gibi bir özeleştiri yapma dürüstlüğünü bile gösteremiyorlar.
Kuruldukları o şatafatlı yıllarda, milliyetçi olmadıklarına dair anti-feodal ilkeleri üzerinde yemin ediyor…
Ne kadar enternasyonalist olduklarının göstergesi olarak da “sosyalist olmayan bir Kürdistan’ı istemiyoruz” söylemiyle adeta birbirleriyle yarışıyorlardı.
Kürtler adına parti kurmakla birlikte, Türk solcularına şirin gözükmek için milli bir duruştan, ana dilleri olan Kürtçeden uzak durarak, devletin uyguladığı asimilasyon çarkının adeta birer dişlileri olma işlevini yerine getirdilegetiriyorlar.
Türk devletinin baskı ve zulmünün yanı sıra biraz da bu Kürt örgütlerinin millilikten uzak tutumlarının sayesinde Kürt halkı dilinden, toprağından, tarihi geçmişinden uzaklaştı.
Bir özeleştiri yapmadıkları gibi, bugün hala olaylara ideolojik yaklaşıp, kendilerine bile hayrı olmayan o ideolojilerini yeni ambalajlarla milli ve yeni bir reçeteymiş gibi Kürtlere yutturmaya çalışıyorlar.
Onların peşine takılan Kürtler de, „neden bir Kürt devletine sahip olmadık/olamıyoruz“ diye ağıt yakıyorlar.
Oyasa neden belli.
Biri devletin baskı ve zulmü ise, diğeri de Kürtler adına ortaya çıkan parti ve örgütlerin milli bir duruştan uzak olmaları sonucu, sömürgecilerin işini kolaylaştırmış olmalarıdır.
Bu iki temel nedenden dolayı Kürt halkı millet olma refleksinden uzaklaştı.
Bunun doğal sonucu olarak da;
Milet olamayınca milliyetçi olamıyor…
Milliyetçi olamayınca da milli bir duruş sergileyemiyor.
Milli bir duruşa sahip olamayan bir halk da, milli ya da moda deyimle bir ulus devlet kuramıyor.
http://navkurd.net/2020/08/kuertler-neden-millet-olamiyo
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.23 20:02 haSiQtirboQ Geleceğini kurtarmak isteyen okusun...

Böyle bir post atıyorum çünkü bir kişi olsa dahi birilerine yardım etmek istiyorum.
Şimdi hepinizin de bildiği gibi türkiyede çalışıp da rahat geçinen çok az insan var. Asgari maaş belli, tek başına yaşasan bile yine de zor geçindiriyor insanı.
Direkt konuya geçmek istiyorum. Benim babam 21 yıl boyunca yurt dışında çalıştı, yurt dışı dediğime bakmayın avrupada ve ya amerikada çalışmadı. bir asya ülkesi olan türkmenistanda çalıştı ve şu anda durumumuz türkiyeye göre baya iyi. Hangi türk, türkiyede 21 yıl boyunca çalışıp da her istediğini yapabilir ki? (asgari maaş için konuşuyorum çünkü meslekten mesleğe göre maaşlar da değişiyor.) Şu anda bir anaokulu ve etüt merkezimiz var bir de baklavacı dükkanımız. İkisi de kirada zaten.
Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi ülkelerde türklere dolarla maaş veriyorlar. Hatta bazı firmalar kirayı bile ödüyor. Benim babam türkmenistanda 2000 dolar gibi bir maaş alıyordu, normalde bir dolar 3 manat yapıyor fakat kara borsada 23 manata kadar çıkmışlığı var. Biz de tabi ki kara borsadan çeviriyorduk paramızı. 100 dolarla bile bir ay geçinilebilir eğer tekseniz. Biz dört kişiydik.
Eğer saydığım ülkelerden herhangi birinde iş bulursanız düşünmeden gidin, türkiyedekinden çok daha rahat yaşayacaksınız fakat ilk bir ya da iki yıl türkiyeye hiç gelmeyin derim ben kış tatilleri dışında. Yazın tatil olursa gelin fakat çok para harcamayın. İşinize her gün gitmeye çalışın hiç aksatmamanızı öneririm. Ev kiraları bölgeden bölgeye değişiyor ama bazı firmalarda kamp oluyor eğer kamp varsa orda konaklamanızı öneririm ben. Hemen karı kız düşünmeyin ilk önce çalışın sonra zaten bulursunuz. Ordaki kızlar pek türk kızları gibi değil zaten. Paranızı çarçur etmeyin ve gerekmedikçe ihtiyacınız olmayan şeyleri almayın fakat kendinizi de aç bırakmayın. Emeğinizle çalışın karşılığını alırsınız zaten. En önemlisi asla ama asla umudunuzu kaybetmeyin.
Nasıl iş bulacağım diye sorarsanız, saydığım ülkelerdeki firmalara bakın Türkmenistan dışında. Kendisi artık Türk işçi kabul etmiyor diye biliyorum fakat Özbekistan ve Kırgızistan'da çalışan akrabalarım var. Kendileri ile de konuşacağım nasıl iş buldukları konusunda. Belki onun hakkında da post yaparım isterseniz.
Çok fazla uzatmak istemiyorum, umarım bir kişi bile olsa birilerine yardımım dokunmuş olur. İyi günler.
submitted by haSiQtirboQ to KGBTR [link] [comments]


2020.08.22 23:31 samwellforthus Atatürk

20-30 Senedir resmen Atatürk'e karşı nefret ve karalama propagandası var. Ve daha da kötüsü artık onu tarih kitaplarından siliyorlar. Çünkü milletin ve gençliğin anca öyle daha da az liderimizi tanınmamasını istiyorlar ki bir sonraki kuşakta tamamen unuttursunlar... Aslında onu sevenler bile unutuyor farkında olmadan... Genç Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu ve nasıl geliştiğini ve nasıl hangi ortamlarda devrimler yaptığını biraz saygıdan ve birazda merak ediyorsan sana birkaç seri önermek istiyorum... Kurtuluş ve Cumhuriyet serilerini izlemeni öneririm. Özellikle benim gibi z kuşağının çok gelişmiş okuma alışkanlığı yok.O yüzden geçmişi bu kuşak en iyi becerdiği şekilde öğrenmeli yani "izleyerek" işte en iyi anlatan iki seriden birisi... Birisi kurtuluş serisi https://www.youtube.com/playlist?list=PLP0VIDX0dNu4Bz1TNY-j5xMSG31NWbEXc diğeri ise onun devamı olan Cumhuriyeti serisi ise burada kurtuluşun devamı olarak geçiyor... https://www.youtube.com/playlist?list=PLP0VIDX0dNu7dLJfDYLYVINunx5tbTLhw Yani öyleki şunları izlediğin vakit, 12 senede toplam bütün tarih derslerini topla bu kadar faydalı olmuyor çünkü art niyetli bir şekilde hiçbir şey anlatılmıyor. Ben sadece araştırmayı sevdiğim için bunları keşfedebildim ve bana ayrıca öneren insanlar oldu. :d Ve benim için genç yaşımda Atatürk'ü anlamakta en büyük faydası olan 3. şey ise görsel olarak onun not defterlerinden alınan alıntılarla yazılmış ve müziği yapılmış kısa müzikal kitaplık dinlemeni tavsiye ediyorum. Artık onun hemen hemen her şeyini aslında her normal vatandaşın bilmesi gereken noktaya kadar geliyoruz. Fikret Kızılok - Bir Devrimcinin Güncesi (anılar defteri) https://www.youtube.com/playlist?list=PLOP8MwvFE7nO_-Miri-xBGbCJn8IcbFSO Bence hatta kesinlikle 50-60 senedir sol ve sağ hükümetler eğitim müfredatlarını içine ederken en çokta tarihe el attılar iyiki hala bu eserler sayesinde geçmişi daha iyi öğrenebilme şansımız var. Arasında Atatürkün ve Cumhuriyetin ne kadar silindiğini ve unutturulmaya çalışıldığını öğrendim vakit çok kahrolmuştum ama en azından Atatürk'e karşı biraz sevgisi olan insana bile izlettirmen ve dinlettirmem lazım özellikle benim gibi z kuşağı olanlar çünkü gelecek biziz ve yaşamımız geçmişin temeli altında yaşamaya devam etmeli. Bu yüzden insanlara tavsiye ediyorum çünkü hepimiz bir bakıma mağduruz.(Ve bu yüzden nefret edenler çok olduğu için onlardan umudu kestim ayrıca) Atatürk vasiyeti olarak gençlere bilim ve akıl bıraktı. Hep çalışın dedi onun vasiyetine belki de hiç yardımcı olamıyorum ama deniyorum umarım sana yardımcı olursan bir nebze olsun içim diğerlerine yardımcı olduğum gibi ferahlayacak. Ayrıca https://b-ok.asia/book/1306198/221959bu 80-90 sayfalık kısa el kitabını okumanı da tavsiye ederim gençlerde çok temel bir her konu başlığında çok iyi birikim sağlıyor..Bu siteye VPN ile artık giriliiyor eğer VPN'in yoksa diğer linkten ulaşabilirsin ...http://gen.lib.rus.ec/search.php?req=T%C3%BCrk+Genci%27nin+El+Kitab%C4%B1+-+Atat%C3%BCrk%27%C3%BCn+%C3%96%C4%9F%C3%BCtleri&lg_topic=libgen&open=0&view=simple&res=25&phrase=1&column=def Buradan kitaba ulaşmak istiyorsan sağ taratta "mirror 1" e basıp oradan get tuşuna bastığın vakit pdf halini indirirsin. Eksiklikleri elbette var ama bunu her çeşit insan okumalı. Zaten benim gözümde ne kadar insanın okumasında fayda vardır Kendimizi yabancı dil öğrenmeden yada en iyi okullarda okumadan önce yada yurt dışına gitmeden önce sağlam bir irade, akıl ve tarih donanımı içerisinde barındıran bireyler olmalıyız. Çünkü Atam'ın dediği gibi: Geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez...
submitted by samwellforthus to u/samwellforthus [link] [comments]


2020.08.21 14:08 Zoroastrienne Devletlerin Gazları.


Hepimizin bildiği gibi, gaz çıkarmanın değişik yolları ve yöntemleri vardır. Bu yöntemler ikiye ayrılır.
Genellikle gaz çıkarma ya sesli şekilde olur yada sessize ve kimsenin duyamadığı biçimde. Konuyu açıklamadan önce Azerbaycan Türkçesi’nden, biz Azerbaycan Türk’leri için eski ama sizlere göre yeni bir sözcükten bahsetmeliyim. İşte kardeş savaşları nedeniyle devirler boyunca sizlerden kayıp olan kelime ‘PISITMAk’tır.
Saygı değer okuyucularım bu yeni ama kötü anlamlı sözcüğü kullanışımı edebiyatımızın zenginleşmesi için katkıda bulunduğumu kabul etmeseler de, umarım en azından tıp dünyasına ortak Türkçe’mizden yeni bir sözü aşılamamı kabul ederek yaşadığım mutluluk ve heyecanı benden esirgemesinler.
Bizler çocukluğumuzdan beri sesli çıkan gazlara, osuruk, sessiz çıkanlara ise pısıtık deriz. Gerçi söz konusu olan bu gaz çıkarma olayı, vücudumuzun biyolojisine bağlı bir şeydir ve utanmamıza hiç gerek yoktur. Yine de terbiyesizlik olmasın diye elimden geldiği kadar osuruk ve pısıtık gibi sözleri kullanmaktan uzak durmaya çalışacağım.
Uzun lafın kısası, bir insan veya hayvan, ister istemez vücudundaki metabolizmlalardan dolayı gaz üretir ve bu metabolizmalardan oluşan gazı bağırsaklarından dışarı çıkarmak zorundadır.
Gaz, dışarı çıktıktan sonra, gazı çıkaran kimse rahatlar, ama bunun tersine gazın yayılan kokusu çevredeki bütün canlıları kötü şekilde etkiler ve hatta bazen onları bayıltabilir. Özellikle bu olaya kapalı bir ortamda rastlamak daha da kötü sonuçların ortaya çıkmasına neden olur.
Vücuttaki gazın oluşumu ve dışarı çıkışının, biyolojik ve tıbbi boyutu dışında, çoğumuzun bildiği ama bazılarımızın unuttuğu başka bir nedeni de var. O da birilerinin bilerek ve kafasındaki bir düşünceye bağlı olarak osurması veya pısıtmasıdır. Eyvah affedersiniz, yine bu terbiyesiz sözler kullandım. Bilemiyorum, sanki bunları kullanmak kendi elimde değil.
Neyse konuyu dağıtmayalım, diğer osurma/pısıtma nedenlerinden bahsediyorduk. Örneğin bir kokarca düşünün. Bu hayvan düşmanlarını korkutup uzaklaştırmak için, ona yaklaşan tehlikeli hayvanların üzerine gaz salar.
Ama bu gün bizim konumuz, ne vücuttaki metabolizmalardan ortaya çıkan gazların üzerinde bahsetmektir, ne de kokarca gibi zayıf hayvanın davrnışlarını araştırmak. Üzerinde konuşmamız gereken yaratık ve ondan etrafa yayılan gaz bir hayvan değil, belki iki çeşit insandır. Bu İki tür insan, gazlarını ne metabolizmadan dolayı öbürü insanların üzerine salarlar, ne de düşmanların hamlelerinden kendilerini korumak için gaz çıkarırlar.
Bu insanları, insan görünümünde olan hayvanlar olarak da düşünebiliriz. İkisinin gaz çıkarma yöntemleri ne kadar farklı olursa olsun, amaçları diğerlerini bayıltamktır. Birisinin pısıtma veya diğerinin osurma nedeni sadece çevreyi zehirlemek ve yaşamakta olan herkesi bayıltıp köleleştirmektir. Bahsettiğimiz bu iki hayvan insanların elindeki ekmeği, malları ve yaşam alanlarını elde edene kadar gaz çıkarmaya devam ederler.
Evet iyi anlamışsınız. Bu hayvanlar dünyamızdaki bize hükmeden yönetimler ve devletlerlerdir. Birisi diktatörlük adına osurur diğeri demokrasi sayesinde pısıtır ama sonuçta bayılıp yere düşenler, yönetimlerindeki millettir.
Biliyorum benimle dalga geçeceksiniz, ama ben bu iki hayvandan osuran diktatörü pısıtan demokrata tercih ederim.
Diktatör açık açık der ki “kulaklarınızı açın ve beni dikkatlice dinleyin. Allah’ın adıyla ve peygamberin yardımıyla gazı çıkaran benim. Benim görevim gaz çıkarmak, sizin kaderiniz ise bayılmaktır”
Ama demokrat,
Evet demokrat ve onun demokrasisi. İlk önce der ki “Bağırsak mı? Gaz mı? Hadı canım. Böyle şeyler mümkün değil” ve sonra şöyle devam eder: “Atalarımızdan ve babalarımızdan beri her türlü gaza ve gaz çıkarmaya karşıyız. Bizler tarih boyu insanların üzerine gaz salanlar ile savaştayız”
Ama kendi saldığı gazın sesi çıkmasın diye, çeşitli hileler kullanmaktan çekinmez. Bazen solcu olup kıçının sol tarafını biraz kaldırır ve sessizce gazı dışarı bırakır. Bazen de tesbihini eline alıp çevirir ve kıçının sağ tarafını biraz kaldırıp pısıtır.
Hükumetin görevi pısıtıp osurmaktır ve halkın kaderi de bayılmaktır.
Bence diktatörün osuruğundan bayılmak, demokratın sessizce pısıtmasından daha iyidir. Çünkü en azından kimin gazından bayıldığını anlarsın ve duyduğuma göre de, gürültülü bir gazdan zehirlenip dünyayı terketmek insana huzur verir.
Tekrar sözün gelişi terbiyesiz kelimeleri kullandığım için herkesten özür dilerim.
submitted by Zoroastrienne to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.19 02:40 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

https://preview.redd.it/bwzck3g5uuh51.png?width=854&format=png&auto=webp&s=1fafe6187a0c586b939eb4c4a049739b01cd5096

Marksizm

7.1

İçinde bulunduğumuz zaman Proudhon’un 1848’de tarif ettiğinden farklı bir hal almıştır. Mülksüzleştirme her bakımdan artmıştır. Sosyalizmden altmış yıl öncesine göre daha uzağız.
Altmış yıl önce Proudhon, bir devrim anında, bütünü yeniden şekillendirme arzusu anında halkına o an için ne yapılması gerektiğini söyleyebilirdi.
Bugün halk ayaklansa bile, o zaman çok önemli olan bir husus artık tek başına belirleyici olmaz. Ayrıca iki bakımdan tam bir halk artık yoktur: adına proleterya denilenler kendiliğinden bir halkın cisimleşmiş hali hiçbir zaman olamayacaktır, öte yandan uluslar, üretim ve ticarette birbirlerine o kadar bağımlıdırlar ki tek bir halk artık halk değildir. Fakat insanoğlu birlikten uzaktır ve yeni küçük birimler, topluluklar ve halklar tekrar vücut bulana kadar da birlik olamayacaktır.
Proudhon, özellikle ruhsal ve psikolojik yaşamın yükselme anında ve de her devrime eşlik eden bireylerin orjinalliği ve kararlığı anında ve dönemin Fransa’ya has koşullarında (ki önemli bir parasal ve iştirak kapitalizmi ülkesi olmasına rağmen halen daha büyük sanayi kapitalistlerinin ve büyük toprak sahiplerinin ülkesi değildi) tamamen haklıydı. Faiz ile zenginleşmenin devri daimini ve ortadan kaldırılmasını her reformun köşetaşı ve en hızlı, adamakıllı ve acısız bir başlangıç yapılabilecek nokta olduğunu dikkate almakta haklıydı.
Gerçekten de haksız zenginleşmenin, sömürünün, kendileri için değil de başkaları için çalışan insanların ortaya çıktığı koşullarımızın üç noktası bulunmaktadır. Tıpkı fizik, kimya ya da astronomideki hareketlerde olduğu gibi toplumsal süreçlerin hareketinin her noktasında önemli olan işte bu tür bir sabit kaynak ve daimi sebeptir. Özgün bir sebebi her hangi bir geçmişte ya da ilkel koşulda soruşturmak her zaman yanlış ve verimsizdir: Hiçbir şey sadece bir kez meydana gelmez, her şey daimi bir oluş içerisindedir ve hiçbir orijinal şey yoktur, sadece sabit hareketler ve sabit ilişkiler vardır.
Ekonomik köleliğin üç ana özelliği aşağıdadır:
Birincisi, toprağın özel mülkiyetidir. Bu, mülksüzleştirilmiş, yaşamak isteyen şahsın, kendisini toprağı sürme ve dolaylı ya da dolaysız toprağın ürünlerini kullanma olanağından yoksun bırakan kişiye karşı izin isteyici, bağımlı bir tavır sergilemesi ile sonuçlanır. Toprağın özel mülkiyetinden ve onun doğal sonucu olan mülkiyetsizlikten kölelik, itaat, haraç, faiz, proletarya çıkar.
her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır
İkincisi, her ihtiyaca süre tahdidi olmaksızın ve değiştirilmeksizin hizmet eden bir takas aracı ile takas ekonomisinde malların dolaşımıdır. Altın bir taş, yüzyıllar boyunca değişmeden durmasına rağmen sadece ona sahip olmayı kıymetli gören, mücevher ya da gösteriş ihtiyacını tatmin etmek adına ona sahip olmak için emeğinin ürünlerinden vazgeçmeye istekli olan kişi açısından bir değere sahiptir. Malların çoğu atıl kalarak ya da kullanılarak maddi değerini de kaybeder ve tüketimde hızlıca yok edilir. Bu mallar takas amacıyla, karşılığında aynı amaçla üretilmiş eşyanın kullanımını elde etmek için üretilir. Para çok önemli bir istisnadır, zira takas edildiği halde gerçekte kullanılmaz. Para teorisyenleri tarafından bunun aksini söyleyen açıklamalar aksine kötü bir vicdanı yansıtır. Buna göre bir ürünün eşit değere sahip bir ürünle takas edilmesinin beklendiği adil bir takas ekonomisinde paramıza mütekabil bir dolaşım aracı gerekecektir ve muhtemelen buna “para” denecektir. Ancak bu, paramızın belirleyici niteliğine – mutlak değere sahip olma ve de başkalarının aleyhine onu kazanmayan kişilere hizmet etme niteliğine – sahip olmayacaktır. Burada konu dışında tutulacak olan, hırsızlık ihtimali değildir; her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır ve serbest ticaretin bürokratik otoriteyle ikame edileceği ve kimin ne kadar çalışmak ve tüketmek zorunda olduğunun belirlendiği devlet köleliğinde bir anlam taşır. Fakat aksine serbest takas ekonomisinde para diğer tüm emtialar gibi olmalıdır ki bugün esasen emtiadan farklıdır ve hala genel bir takas aracı olarak durmaktadır: diğer tüm emtialar gibi çifte takas ve tüketim niteliği taşımaktadır. Adil bir takas toplumunda bile takas aracı tüketilemezse ve zamanla değerini kaybetmezse zararlı büyük miktar sahipliğini ve dolayısıyla yan hakları elde etme ihtimali düşünülmeden reddedilemez. Gerçi bilinen tarihte, büyük toprak sahipliği ve sonuç olarak tüm sömürü biçimlerinde veraset ve benzeri (aygıtlar) iktidar ve devlet koruması ile kıyaslandığında yalnızca tali bir rol oynadı. Bu bakımdan Silvio Gesell’in önerisi (yani günümüzde olduğu gibi yıllar geçtikçe değer kazanmayan, aksine başından itibaren gittikçe değer kaybeden, böylelikle kişinin bir malı karşılığında elde ettiği bir miktar paranın mümkün olan en kısa zamanda tekrar bir ürün için takas etmenin haricinde hiçbir baskılayıcı bir çıkarının olmayacağı bir para çeşidi bulmak) değerlidir. Silvio Gesell, Proudhon’dan bir şeyler öğrenmiş, onun büyüklüğünü tanımış ve onu temel alarak bağımsız bir şekilde daha ileri fikirlere ulaşmış çok az kişiden biridir. Bu yeni paranın dolaşım akışına nasıl canlı bir hareketlilik getireceğine dair, nasıl üretim ve takas aracını elde ederken hiç kimsenin tüketim harici bir çıkarının olmayacağına ilişkin tarifi, tamamen, hızlı para dolaşımının kamusal ve özel yaşamda nasıl neşe ve canlılık getirdiğini, öte yandan piyasadaki bir tıkanmanın ve daimi paranın yavaş dolaşımının da enerjimizin durmasına ve ruhumuzun durağanlaşmasına sebep olduğunu öğreten Proudhon’un ruhundan kaynaklanmaktadır. Yağma tehlikesi barındırmayan objektif bir takas aracının bulunup bulunmayacağı – bu sorunun sorulmasıyla ilgili en önemli şey sadece sorulabilmiş olmasıdır – geleceğe ait bir mesele değildir. Aksine mesele para dolaşımının diğer iki noktayı belirleyici bir şekilde etkileyen kalkış noktası olup olmadığı ya da olup olamayacağıdır. Ancak burada şunun söylenmesi gerekir: eğer tarihin belirli bir noktasında, ki 1848’de Fransa’da olan buydu, mütekabiliyet takas ekonomisine sokulduysa, bu, büyük toprak sahipliği ve artı-değerin sonunu imlemiş olmalıdır.
Ekonomik köleliğin üçüncü kilit özelliği, buna göre, artı değerdir. İlk olarak söylenmesi gereken şey şudur: eğer kişi bununla ne demek istediğini net olarak ortaya koyup bu tanımına sıkıca bağlı kalmazsa değer kavramı ile pek çok fitne çıkarılabilir. Değer ifadesi anlamında bir talep taşır; bu anlam, kişi potansiyel alıcının cevabının fiyatın söylenmesini, ardından oluştuğunu düşündüğünde netleşir. Bu bakımdan değer öncelikle keyfilikten kaçınır. Fiyatı doğru değer, gerçek değer bağlamında gördüğümüz zaman kavramı biraz daha fazla daraltırız. Değer, fiyat ne olması gerekiyorsa odur, fakat öyle değildir. Bu ilişki her malın fiyat-ilişkisinde bulunur. Bu anlamda “değer” ifadesi, bu sözcüğün kullanımına dikkat eden herkesin fark ettiği gibi, fiyatın değere eşit olduğu, ya da diğer bir deyişle tüm gerçek iş ücretlerinin toplamının malların nihai hallerinin fiyatlarının toplamına eşit olduğu ideal, ya da toplumsalı talebi içerir. Elbette bireyler olarak karşıt duran insanlar her avantajı, sadece malın değil arzu edilen ürünlerin ender bulunurluğunu, özel sebeplerle artan talebin, tüketicinin cehaletinin vs. avantajını da sömürdüğünden hakikatte söylenen fiyatın toplamı ücretlerin toplamından daha fazladır. Belirli kategorilerdeki işçiler bazı koşullar altında bu muayyen avantajların bir kısmından, daha yüksek “maaş” biçiminde yararlanırlar. Eşit derecede yorucu işte çalışan kardeşlerinin maaşları ile kıyaslandığında bu yüksek maaşla çalışan işçilerin avantajı sadece ücret olmaz. Kâr da avantajlıdır. Kompleks ekonomik yaşamın hiçbir detayı, çalışmanın ürettiği her şeyi sadece ücretiyle satın alamayacağı gerçeği ile ilgili hiçbir şeyi değiştiremez. Aksine, kârın satın alım gücü için dikkate değer bir bölüm bırakılmıştır. Yukarıda da önerildiği üzere, hâlihazırda piyasaya mal olarak girmiş üretimin ara aşamaları burada ele alınmamıştır. Çünkü kişi meseleye yakından bakacak olursa malların kapitalist bir üretici tarafından ücretlerle ya da kârla değil sermaye ile (ki bunu yakında daha detaylı göreceğiz), itibar ya da mütekabiliyet yerine sızan bir şeylerle, başka bir kapitalist üreticiden satın alındığını görür. Elbette çalışma (iş), nihayetinde bu sermaye için faizi sağlamak zorunda olandır. Fiyatlarda saklanmıştır ve hâlihazırda yukarda mülkiyetten kaynaklanan kâr şeklindeki bir başka biçim olarak adlandırılmıştır. Zira sermaye akışkan ve hareketli kılınan mülk-sahipliğinin dolaşım ve emek üzerinden elde edilen ürünlerinin biçimidir. Sermaye, görünüşte mülk sahibi olmayanlar açısından bile hala oluşum sürecinde olan bir ürün için maaşları artırma veya bir ürünün bir işleme sürecinden diğerine geçişi sırasında maaşları emeğe ödeme yahut bu ürünlerin ticaretini yapma ve bu ürünleri depoda tutma yoluyla ürünleri edinme aracıdır. Yakında sermayenin bu farklı biçimlerini ve sermayenin şey-gerçeklik, hakiki ruh gerçekliği ve sahte sermaye şeklindeki ayrımlarını ele alacağız.
Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz?
Bu bakımdan değer dediğimiz şey sadece toprağı iyileştirmek ve yeryüzünün ürünlerini çıkarıp işlemek için çalışma yoluyla ortaya çıkar. Fakat işçiler kendilerini kiralamaya, kendi iş kazanımlarının sonuçlarını başkalarına ticari kullanım için belli bir tazminat karşılığında teslim etmeye zorlanırlarsa ürettikleri ürünlerin değeri ile kendi kullanımları için satın aldıkları ürünlerin fiyatı arasında bir orantısızlık hâsıl olur. Burada, ister işçilerin kendilerine yapılan ödemelerde – maaşları çok düşüktür – isterse satın alımlarında – mallar çok pahalıdır – tam olarak soyuldukları nokta göz ardı edilebilir. Ana mesele, mutlak miktarları değil ilişkiyi düşünmektir – ki bu örnekte ilişki orantısızlıktır – ve kapitalistlerin tüm kârının zorlu koşulları nedeniyle işçileri kabul etmeye zorladıkları indirimden, hangi noktada olurlarsa olsunlar, işçilerin çalışmasının veriminden kaynaklandığını, diğer bir deyişle, işçilerin ücretlerinde yapılan indirimin ya da azaltılmış değerlerinin kapitalistlerin kârlarına veyahut artı değere eşit olduğunu hatırlamaktır. Burada hangi noktada kârın kapitalistlere aktığı da incelenmemiştir. Ne de bu sorunun yanlış bir şekilde sorulup sorulmadığına yakından bakan bir araştırmadır bu. Çünkü bu soru da bir kez daha karşılıklı ilişki yerine mutlak olanı koymaya kalkışmaktadır. Yalnızca kârın mülk-sahiplerine, para-kapitalistlerine, müteşebbislere, tüccarlara ve onların tüm yardımcılarına, memurlara, “aklî” (mental) işçilere ve kapitalizmde ayrıcalıklı bir pozisyonda bulunan başkalarına çeşitli oranlarda dağıtıldığına dikkat çekilmiştir. Ve ayrıca bunun inşa meselesi olduğu da vurgulanmalıdır. Gerçi bu inşaalar tümüyle gereklidir: kapitalizmde rolü olan kişilerin gelirlerinin tamamı kar değildir, onlar da iş yaparlar. Ve “işçilerin” tükettiği her şey emek ücreti değildir; onlar da, genellikle çok az oranlarda da olsa kâr ekonomisine katılırlar. Çalışmayı (işi) verimli ve verimsiz olarak ve – aynı olmasa da – üretilen malları gerekli ve lüks mallar olarak ayırmak çok ileri gitmek olur. Burada, kapitalizm içerisinde yer alan pek çok ayrıcalıklı kişinin sadece biraz iş yapmakla kalmayıp şüphesiz verimli iş de yaptığına işaret edilmelidir, tıpkı işçilerin de tam ya da kısmen verimsiz iş görmesi gibi. İkinci olarak, işçilerin tüketimine sadece gerekli olan mallar değil lüks mallar da girer. Tüm bu detaylar, ki hepsi zamanımızın gerçek yaşamı için büyük önem taşır, burada zikredilebilir. Burada mesele, işçilerin ve işçilerin sendikalarının ücret meselesi üzerindeki tek taraflı vurgusunun Marksistlerin yanlış artı değer kavramı ile ilişkili olduğunu gösterme meselesidir. Yukarıda maaş ve fiyatın nasıl birbiri ile bağlantılı olduğunu gördük; şimdi de sözde artı değerin teşebbüsten doğan mutlak bir miktar olduğu ve buradan sermayenin diğer kategorilerine aktığı [iddiasının] tümüyle yanlış olduğunu gösterdik. Artı değer, maaş ve fiyat gibi bir ilişkidir ve belli bir noktada değil, ekonomik sürecin tüm akışlarında meydana gelir. Marksizm’in teşebbüs üzerindeki, özellikle sanayi teşebbüsleri üzerindeki çok önemli odağı burada tartışılan yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Marksistler bu konuda kapitalizmin Arşimedik noktasını keşfettiklerine inanmaktadırlar. Hakikat ise basitçe şudur: kârların cem-i cümlesi çalışmadan çıkartılır ya da diğer bir deyişle mülkün hiçbir verimliliği ve kapitalin hiçbir verimliliği yoktur, sadece çalışmanın verimliliği vardır. Bu bilgi aslında sosyalizmin bilgisinin temel bir noktasıdır ve Marksistler sırf bu bilgi yüzünden ki bu bilgiyi diğer tüm sosyalistlerle paylaşırlar, – Proudhon, Bastiat ile gerçekleştirdiği muhteşem polemiklerinde ve diğer pek çok yerde bunun klasik ifadesini ortaya koymuştur – kelimenin en geniş anlamıyla kendilerine sosyalist diyebilirler. Şunu da bilirler: mülk ve sermayenin kârlılığı, gerçekte emeğin verimliliğine karşı hırsızlık olan bir şey için sadece aldatıcı bir biçimdir. Fakat bu temel bilgiden yola çıkarak Marksistler kendi teorilerinde ve sendikacılar da kendi eylemlerinde, bu en cüretkâr yanlıştan sonuçlar çıkarmıştır. Marksistler bir davaları olduğu için, esas, mutlak bir davaları olduğu için buna inanmıştı. Onlar açısından iş, iş koşulları ve üretim süreçleri o andan itibaren her şeyi ve dolayısıyla materyalist tarih kavramlarının, gelişme yasalarının, sabit temerküz ve büyük kriz ve çöküş beklentilerinin, vs. kaba yanlışlığını açıklayan son işti. Sadece çok daha fazla araştırmaları gerekecekti – o halde işçilerin sıkıntıları nereden kaynaklanmaktaydı? – ve toprak sahipliği ve paranın süresinin dolmaması ve tüketilemezliği meselesi ile karşılaşacaklardı. Ve ardından sıra devlete ve ruha ve iniş çıkışlara gelecek ve devlet ve sermaye ve özel mülkiyeti de kapsayan koşulların kendi davranış biçimimizde mevcut olduğunu ve nihayetinde her şeyin bireylerin ilişkilerine ve bu bireylerin kurumlarla olan enerjilerine bağlı olduğunu bulacaklardı. Bu da enerjinin ve genellikle eski nesillerin bireylerinin güçsüzlüğünün katılaşmış kalıntıları zaman üzerine ağır bir yük olarak biner. Bakış açısına ve tasvire (imagery) istinaden kişi, ekonomik koşullar, siyasi ilişkiler, din, vesaireye bir bütün olarak, ya ağır üst yapı ya da bir dönemin bireyleri için yaşamın temeli adını verebilir. Fakat ekonomik ya da toplumsal “koşullar”ı bir zamanın “maddi” temeli ve ruh ve biçimlerini de sadece “ideolojik üstyapı” ya da kopyalama ve ayna-imgesi olarak ele alırsa bu görüş asla yanlış olmaktan öte bir şey olamaz. Artı değer bilgisi olarak bu tür bir önem verişin, yani özel mülkiyetin ve para-kapitalin emeğin yağmacısı olarak teşhirinin bu denli yıkıcı oluşu artı değerin “kaynaklandığı” yeri keşfettiklerine dair duyulan yanlış inançtı. Artı değer dolaşımda bulunur; artı değer bir malın satın alınımında, bir işçinin az ya da çok tüketimdeki ödemesin kadar meydana gelmektedir. Yine de bir başka şekilde ifade edilerek – sadece imgelerle konuşabileceğimiz için hakikat, çeşitli bakış açılarına göre tarif yapma girişimleri ile çevrelenmelidir ve bu yaklaşımdan daha çok yararlanmamız gerekmektedir; daha karmaşık ve parçalanmış olanlar kapsayıcı genellemelerimizde yakalamak istediğimiz fenomenlerdir – : Artı değerin sebebi çalışma değil, işçilerin zorluklarıdır. Yukarıda da söylendiği üzere çalışan insanların zorluğu, üretim sürecinin dışında bulunmaktadır. Hepsinden daha çok bu zorluğun vesairenin sebebi daha ziyade tüm kâr ve toprak sahipliği ekonomisinin dolaşımında yatmaktadır. Buna göre bu kabuklardan sebeplerine doğru, buralarda hareket eden ve bunlar tarafından hareket ettirilen veya kendilerinin bunların hareketlerinde engellenmesine izin veren insanların niteliğinde ve sonra bunlardan önceki nesillerin insanlarına giden dolaşımda bulunmaktadır. Artı değerin kökeninin nihai sebebi kapitalist üretim süreci değildir; insan ilişkileri için nihai bir sebebe ihtiyaç duyan bilim adamları kesin olarak şunu kaydetmelidir: Adem sondan bir önceki ve en sondur ve muhteşem güzellikteki mutlak olan Tanrı’nın kendisidir. Ve Tanrı, altı tam gün boyunca, kendi mutlaklığına karşı dahi sadakatsizleşir zira gerçek bir mutlakçı, çalışmak için kendisinin fazlasıyla iyi olduğunu düşünür. Tahtının yani kendisinin üzerine oturur ve kendisine ve kendi kendine ben dünyayım der!
Kapitalist üretim süreci, çalışmanın özgürleşmesi için sadece olumsuz anlamda kilit noktasıdır. Kapitalist üretim süreci daha fazla gelişme göstererek ve kendisine içkin yasalarıyla sosyalizme yol açmaz; işçilerin üreticiler olarak rollerindeki mücadeleleri üzerinden emek lehine kararlı bir şekilde dönüştürülemez. Bu, ancak ve ancak işçiler kapitalist üreticiler olarak rollerini oynamaktan vazgeçerlerse mümkün olacaktır. Herhangi bir insan hatta işçi bile kapitalizm yapısı içerisinde ne yaparsa yapsın her şey onu kapitalizm engelinin daha da derinlerine çeker. Bu rolde işçiler de kapitalizmin katılımcılarıdır. Gerçi işçilerin çıkarları kendileri tarafından seçilmiş değildir fakat bu çıkarlar kendilerine kapitalistler tarafından aşılanmıştır ancak her elzem şeyde, konumlandırıldıkları yerin adaletsizliğinin sırf avantajlarını değil dezavantajlarını da alırlar. Özgürlük sadece aklen ve fiziken kapitalizmden çıkabilen, kapitalizm içerisinde rol oynamaya son veren ve insan olmaya başlayan kişiler için mümkündür. Kişi bundan böyle gerçek olmayan kâr ve piyasası için çalışmayarak, ihtiyaç ve çalışma, açlık ve eller arasındaki bastırılmış gerçek ilişkiyi sağaltarak (restore) adam olmaya başlar. Yapılması gereken, temel sosyalist anlayıştan – yalnızca çalışma değer üretir – doğru sonucu çıkarmaktır ve sonuç: faiz piyasasından uzaktadır! Çalışma piyasası ve ruhu, çalışma ile tüketim arasındaki ilişki ve çalışma nedeni yine de tesis edilmek zorundadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir.
Bugün sosyalizm çağrısı herkese gitmektedir. Bu herkesin bu çağrıya cevap vereceği ya da verebileceği inancıyla değil bazılarına, herkesin yeni başlayanlar cemiyetine ait oldukları bilincine sahip olmaları için yardım etme temennisi ile yapılmaktadır.
Böyle yaşamaya artık katlanamayan ve katlanmayacak olanlar burada çağrının yapıldığı kişilerdir. Kitlelere, insanoğlunun halklarına, yöneticilerine ve tebaalarına, varislerine ve ıskat edilmiş olanlara, imtiyaz sahiplerine ve aldatılmışlara şu söylenmelidir: ekonominin topluluklarda birleşmiş insanların ihtiyaçlarını karşılamak yerine kâr için yürütülmesi zamanımızın devasa, bastırılamaz utancıdır. Tüm militarizminiz, tüm devlet sisteminiz, tüm bu özgürlükleri bastırmalarınız, tüm sınıfsal nefretiniz sizi yöneten acımasız ruhtan gelmektedir. Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz? Sadece en temel ihtiyaçlardan konuşmak için! Ve devrim ya sadece tek bir ülkede patlak verseydi? Ne işe yarayabilirdi? Hangi hedefi amaçlayabilirdi?
İşler artık kişinin bir ulusun insanlarına seslenebileceği gibi değildir: Toprağınız ihtiyaç duyduğunuz yiyeceği ve sanayi ham maddelerini yani çalışmayı ve takası üretir! Birleşin, siz yoksul insanlar, birbirinize itibar edin; mütekabiliyet sermayedir; para-kapitalistlerine ve müteşebbis patronlara ihtiyacınız yoktur; şehirde ve ülkede çalışın: çalışın ve takas edin!
Büyük, kapsayıcı tedbirlerin bütünü etkileyeceği bir an beklenilse bile işler artık öyle değildir.
Devrim anında muazzam bir kafa karışıklığı, hakiki bir vahşi kaos, çocuksu bir acizlik hasıl olabilir. İnsanoğlu kapitalizmin tepe noktasına – dünya kr piyasasına ve proleteryaya- ulaştığı bu zamanın haricinde hiçbir zaman daha fazla bağımlı ve zayıf olmamıştı!
Hiçbir dünya istatistiği ve hiçbir dünya cumhuriyeti bize yardım edemez. Kurtuluş sadece halkların topluluk ruhundan yeniden doğması ile gelebilir!
Sosyalist kültürün en temel biçimi bağımsız ekonomileri ve takas sistemi ile birlikte topluluklar cemiyetidir. Bizim insan refahımız, varlığımız şimdilerde hayatta kalmış tek doğal grup olan bireyin birliği ile aile birliğinin her toplumun temel biçimi olan topluluklar birliğine bir kez daha yoğunlaştırılması olgusuna dayanır.
Bir toplum istiyorsak o zaman onu inşa etmeliyiz, onu uygulamalıyız.
Toplum, toplumların toplumlarının toplumudur; cemiyetlerin cemiyetlerinin cemiyetidir; milletler topluluklarının milletler topluluklarının milletler topluluğudur; cumhuriyetlerin cumhuriyetlerinin cumhuriyetidir. Sadece özgürlük ve düzen vardır, sadece ruh, öz-yeterlilik ve toplum olan bir ruh ve birlik ve bağımsızlık vardır.
Hiç kimsenin işine karışmasına izin vermeyen bağımsız birey, dünyası ev ve işyeri ile birlikte ailenin ev topluluğu olan kişi; otonom yerel topluluk; gelmiş geçmiş en az görev sayısına sahip olan, daha kapsayıcı gruplarla birlikte hiç olmadığı kadar geniş ilçe ya da topluluklar grubu vs. – işte bir toplum böyle görünür; bu tek başına, uğruna çalışmaya değer, hepimizi sefaletimizden kurtarabilecek olan sosyalizmdir. Günümüzde var olmayan özgür-ruh birliği için vekil olarak baskıcı hükümet sistemini devletlerde ve devlet gruplarında daha da genişletme ve bunların alanlarını daha önceden gerçekleşmiş ekonomi sahasına doğru yeniden uzatma girişimleri faydasız ve yanlıştır. Her orijinal niteliği ve faaliyeti boğan bu polis sosyalizmi halklarımızın topyekûn mahvına mühür vuracak ve tamamen dağılmış atomları mekanik bir demir halka ile bir arada tutacaktır. Doğal bir birlik biz insanlar tarafından sadece yerel ölçekte yakın olduğumuz yerlerde, gerçek temas halinde elde edilebilir. Aile içinde, ortak bir görev ve ortak bir amaç için birçok insanın birliği olan birleştirici ruhun, komünal yaşam için çok dar ve yetersiz bir formu bulunmaktadır. Aile sadece özel çıkarlarla alakalıdır. Kamusal yaşam için ortak ruhun doğal özüne ihtiyacımız vardır. Bu şekilde kamusal yaşam artık devlet ve soğukluk tarafından şimdiye kadar olduğu gibi münhasıran doldurulup yönetilmeyecek, aile ilgisine benzer bir sıcaklık ile yönetilecektir. Hakiki komünal yaşamın işbu özü, yerel topluluktur, ekonomik topluluktur: bu özü, onu yargılamak isteyen hiç kimse, mesela kendisine günümüzde “topluluk” diyenler, hayal bile edemez.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma;
Fabrikalar için, ham maddelerin işlenmesi için, malların ve yolcuların taşınması için kullanılan sermaye gerçekte ortak ruhtan başka bir şey değildir. Açlık, eller ve yeryüzü -üçü de ordadır, doğallığıyla ordadır; eller açlık için çalışkan bir biçimde ihtiyaç duyulan malları yeryüzünden temin eder. Ek olarak, asırlık ticarette belli başlı bölgelerin özel tecrübeleri, belirli ham maddelerin sadece belirli yerlerde olmasını sağlayan toprağın özel bileşimi, gereksinimi ve ticaret elverişliliği bulunmaktadır. İnsanların yerel ölçekte üretilemeyecek ya da üretilmemesi gereken şeyleri toplumdan topluma takas etmesine müsaade edin, tıpkı topluluklar içerisinde bireyden bireye takas ettikleri gibi. İnsanların bir ürünü denk bir ürünle takas etmesine müsaade edin. Her toplumda bu kişilerin her biri tüketmek istediği kadarına, yani çalıştığı kadarına sahip olacaktır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir. Her bir kişi alım satım sistemi altında bile sadece kendisi için çalışsın, insanlar bin misli bir birlikte birbirinin yerini alsın ve buna rağmen bu birlikte hiçbir şey hiç kimseden alınmasın, dahası her şey her birine verilsin diye takas ekonomisini düzenlemek – işte bu sosyalizmin görevidir. Şeyler, bir kişiden diğerine hediye olarak verilmeyecektir; sosyalizm ne feragattir ne de hırsızlık; her kişi kendi çalışmasının sonucunu alır ve doğanın ürünlerini çıkarırken iş bölümü, takas ve çalışan bir komünallik vasıtasıyla herkesin güçlenmesinin keyfini çıkarır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır: üçü de doğası gereği mevcuttur. Günümüzde şehirdeki ve ülkedeki insanlara tüketimimize giren her şeyin, hava hariç, yeryüzünden ve yeryüzündeki bitkiler ve hayvanlardan kaynaklandığını yeni bir şeymiş gibi söylemek zorunda olmak tuhaf.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Açlığı günlük olarak hissederiz ve satın alma ve bu açlığı giderme vasıtası olan parayı almak için ceplerimize uzanırız. Burada açlık denen, gerçek olan her ihtiyaçtır; bu ihtiyaçların her birini gidermek amacıyla para almak için kasalarımıza uzanırız.
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma; haz ve talimat için çalışma; gençliği eğitmek için çalışma; zararlı, faydasız ve değersiz şeyler üreten çalışma; hiçbir şey üretmeyen çalışma ve sırf izleyicilerin seyretmesi için yapılan çalışma. Bugün pek çok şeye çalışma denmektedir; bugün para getiren her şeye çalışma denmektedir.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzü nerededir? Ellerimizin açlığımızı yatıştırmak için ihtiyaç duyduğu yeryüzü.
Bir kaç insan yeryüzüne sahiptir ve bunların sayısı giderek azalmaktadır.
Söylediğimiz gibi sermaye bir şey değil aramızdaki ruhtur. Sanayi ve ticaret için araçlara sahibiz, keşke kendimizi ve insan doğamızı yeniden bir keşfedebilseydik. Yeryüzü dışsal doğanın bir parçasıdır. Hava ve ışık gibi doğanın bir parçasıdır; yeryüzü devredilemez bir şekilde tüm insanlara aittir; yeryüzü sadece birkaç kişi tarafından sahiplenilen özel mülkiyete dönüşmüştür!
Eşya ile ilgili tüm sahiplikler, tüm toprak-sahipliği hakikatte insanların sahipliğidir. Kim yeryüzünü diğerlerinden, kitlelerden saklarsa, bu kişi diğerlerini kendisi için çalışmaya zorlar. Özel mülkiyet hırsızlıktır ve köle sahipliğidir.
Bu sahiplik türü, para-ekonomisi üzerinden, öyle görünmeyen bir toprak sahipliğine dönüşmüştür. Adil takas ekonomisinde aslına bakılırsa benim toprakta bir hissem vardır, ben toprak sahibi olmasam bile; kâr, tefecilik, faiz diyarındaki para-ekonomisinde, toprağa sahip olmasanız bile, sadece para ve hisselerine sahipseniz gerçekte siz bir toprak hırsızısınız. Bir ürünün denk ürünle takas edildiği adil ekonomide, yaptığım hiçbir şey kendi kullanımıma girmese dahi, kendim için günlük çalışırım; kar diyarındaki para ekonomisinde tek bir işçiyi istihdam ediyor olmasanız bile, çalışmanızın sonuçları dışında başka herhangi bir şey ile yaşadığınız müddetçe siz bir kölenin efendisisiniz. Kişi sadece çalışmasının getirileriyle yaşıyor olsa bile, eğer işi tekelleşmiş ve imtiyazlı ise ve ederinden fazlasını elde ediyorsa insanların sömürülmesine katılmaktadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzüne yeniden sahip olmalıyız. Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Yeryüzü hiç kimsenin özel mülkü değildir. Yeryüzünde hiçbir efendi kalmasın ve biz insanlar özgür olalım.
Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Mülkiyet bu münasebetle gene gelebilir mi?
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum. Bu dünyada işler, şimdi ve her zaman, kararsız ve süresiz yürümeyecektir; sosyalizm elimizdedir ve görevdir. Her kim sosyalizmi gerçekleştirmek isterse, ne istediğini bilmelidir. Şimdi ve her zaman radikal dönüştürücü olan, orada olanın dışında dönüştürecek hiçbir şey bulamayacaktır. O halde şimdi ve her zaman yerel topluluğun kendi ortak mülkünü – bunun bir kısmı ortak toprak, diğer kısmı ev, avlu, bahçe ve tarla için aile mülkü olsun – sahiplenmesi iyi olacaktır.
Özel mülkiyetin kaldırılması bile özünde ruhumuzun dönüşümü olacaktır. Bu yeni doğumu mülkün güçlü bir yeniden dağılımı takip edecek ve söz konusu yeniden dağılım ile bağlantılı olarak gelecek zamanlarda belirli ve belirsiz aralıklarda tekrar tekrar yeniden dağıtım yapmak için daimi bir niyet olacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5537
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.17 15:09 PlazaTozu CV Hazırlarken Nelere Dikkat Edilmeli?

CV niz sizin özetiniz...
Konuyu ikiye bölüp ele alalım. CV yi önce içerik açısından sonra da şekilsel açıdan değerlendirelim.
Diyelim ki, o meşhur iş arama sitelerinden birinde CV nizi oluşturacaksınız. Adım adım zaten hangi bilgiyi dolduracağınız sırası ile önünüze geliyor. Ayrıca Word de kendi CV nizi kendiniz de oluşturuyor olabilirsiniz, buradaki başlıklar size bu konuda fikir verecektir.
İletişim bilgilerinizden başlayalım. Buraya yazacağınız E-mail adresi sıkça kullandığınız bir E-mail adresi olmalı ki size gelen maili hemen görüp aksiyon alabilesiniz değil mi? Aynı şekilde telefonunuz da güncel telefon numaranız olmalı. Doğum tarihinizi de girdiniz ve sıra adreste. İşte buraya lütfen mahalle, cadde, sokak ve hatta dairenizin kapı numarasına kadar tüm bilgileri girmeyin. İl/ilçe girmeniz kafi. Bu sizin güvenliğiniz için önemli bir husus. Böyle kişisel bir bilgiyi bu kadar kolay yazmamalısınız bence. Firmalar bunu iş yerine olan mesafe için ya da servis güzergahında olup olmadığınızı kontrol etmek için bilmek isteyebilir. Eee onun için de ilçe bilgisi yeter de artar. Cinsiyetiniz, uyruğunuz, askerlik durumunuz ve varsa ehliyet bilginiz yazılır. CV ye TC kimlik numarasına kadar yazan kişiler gördüm ben. Aman yapmayın. Hele bu devirde!
Gelelim deneyimlerinize. işte burada yazacaklarımız çok kritik. İlk profesyonel iş hayatınızdan bugüne çalıştığınız firmaları, oradaki unvanınızı, hangi tarihler arasında çalıştığınızı da girdikten sonra iş tanımınızı yapmanız gerekiyor. İşte burada kolaya kaçmadan, sabırla tek tek yaptığınız işleri yazmanız gerekir. Tabii bu böyle market listesi gibi de uzayıp gitmesin ama öyle tek bir cümle ile de geçiştirilmesin. Benim mesela görmeye dayanamadığım bir cümle vardı. “Tüm iş ve işlemleri yerine getirmek”. Bu nasıl mümkün olabilir ki? İş tanımınızı anlatır iken dürüst olun. Hiç yapmadığınız işleri yapmış gibi yazmanız CV nizi güzel gösterebilir belki ama bunları yapmadığınız ortaya çıktığında sizi de komik gösterir bu durum. O yüzden en başta kendinize dürüst olun ve neyseniz onu yazın. Çalışmadığı yerde çalışıyor gibi yazanı da gördüm, 2 ay çalıştığı şirkette 2 yıl çalıştım diyeni de. Ha bir de şöyle bir uyanıklık yapılıyor. Büyük, kurumsal bir firmanın belki distribütöründe, belki ona mal tedariği yapan bir firmada, belki onun acentesinde filan çalışıp da CV ye o büyük, kurumsal firmanın adını yazmak! İşte bu da itici oluyor. Büyük, kurumsal bir firmanın adını onun distribütöründe çalıştığınızı yazarak da geçirebilirsiniz CV nizde değil mi?
Yeni mezunum ve ilk iş deneyimim olacak. Ben ne yazacağım CV ye?” dediğinizi duyar gibiyim. Siz de okul hayatınızda görev aldığınız projelerden, staj yaptığınız yerlerden bahsedebilirsiniz. Takım çalışması ile elde ettiğiniz kupalardan, gönüllülük esası ile yaptığınız çalışmalardan, üyesi olduğunuz klüplerden ve proje ödevlerinizden bahsedebilirsiniz. Umarım bunları yapmışsınızdır bu arada. Yoksa valla işiniz zor.
CV deki iş tanımına yazacağınız 1 kelime belki de 1.000 kişinin önüne geçmenizi sağlayacaktır. Nedir sizin için o kritik kelime? Bunu ben bilemem ama siz biliyorsunuz. Biraz düşünün bulacaksınız.
İş arayışınızda CV niz sizden çok daha kıymetli. Önce onu görecek, beğenecek ve sonra sizi görmek isteyecekler. O yüzden ayırmanız gerektiği kadar vakit ayırın ve iş görüşmelerine çağırılmanızı sağlayacak CV ler üretin.
Şimdi gelelim işin biraz da şekilsel tarafına.
CV nizde bir fotoğraf muhakkak olsun. Ama öyle sıradan bir foto olmasın bu. Işığı ve netliği önemli bir kere. Bir bahar akşamı bir cafede kahvenizi yudumlarken çekilmiş bir fotoğrafınız CV niz için ideal bir foto olmayacaktır. Bir düğünde çekilmiş abiye elbiseli bir foto, sırtı açık bir elbisenin illede sırt dekoltesini göstermek için boydan çekilmiş bir foto gibi gibi fotolardan uzak durun. Ben böyle CV ler gördüm. Fotoğrafçıya gidip takım elbiseli-kravatlı foto çektirin de demiyorum. Sadece bakan kişiye profesyonel görünen bir foto olsun. Ha bir de kahkaha atar gibi değil ama gülümsediğiniz fotoların daha sıcak bir etki yarattığını düşünüyorum. Gülümseyin, çekiyorsunuz:)
Yazı şekli mühim. CV nizi print edin ve bir bakın şimdi. Yazı tipleri, karakterleri, büyük-küçük harf uyumu, giriş -çıkışlardaki boşluklar güzel görünüyor mu gözünüze?
Bazı yerleri arial yazı tipi ile yazarken bazılarını calibri, times new roman formatında yazarsanız olmuyor işte. Bir yazı tipi seçip onunla yazın ama mesela başlıkları bold yapabilirsiniz. Ya da önemli yerlerin altını çizebilirsiniz. Font size da önemli. Kimi karınca kadar küçük kelimelerin altına kimi devasa yazılar yazarsanız olmuyor. Bir de CV nizi edit etmeniz önemli. Hatalı yazılan kelimeler, noktalama işaretine uygun olmayan yerler var ise düzeltmelisiniz. Harvard Business Review dergisine makale mi yazıyoruz dediğinizi duyar gibiyim. Bu bir makale değil evet ama bu sizin özetiniz. CV nize verdiğiniz değer kendinize verdiğiniz değeri gösterir.
CV deki referans alanına ille de bir şey yazmak zorunda değilsiniz. Tüm görüşmeleriniz olumlu sonuçlanır ise tekliften hemen önce referanslarınızı arayıp sizinle ilgili bilgiler almak isteyeceklerdir. İşte o aşamada verseniz de olur bence. Ama yok illa yazayım diyorsanız referansa mahalle arkadaşınızı, amcanızı dayınızı filan yazmayın. Referanslarınız birlikte çalıştığınız, raporlama yaptığınız ve sizin çalışma prensiplerinizi bilen kişiler olmalıdır. Bir de referans olarak yazdığınız kişinin düşüncelerini doğru düzgün ifade edebilen kişiler olmasına da bakın derim ayrıca. Zira referans için arandığında iki çift lafı bir araya getiremiyor ise referansınız, sizin için iyi olmayabilir.
Hobiler filan iş görüşmesi sırasında sohbetin tıkandığı bir anda ortamı biraz yumuşatmak için işe yarayabiliyor. Yazın bence. Ama gerçekten hobiniz var ise.
Tüm bunları muhteşem yaparsınız ama belki değerlendirecek kişinin ilk kriteri hangi burç olduğunuz da olabilir. İşte o zaman dua edin de çalışkan diye bilinen burçlardan biri olsun burcunuz:)
submitted by PlazaTozu to u/PlazaTozu [link] [comments]


2020.08.16 22:50 mechatchronic Kadın cinayetlerinin şehit haberleri gibi tepki çekmesi?

Son zamanlarda kadın cinayetlerine olan tepki arttı. Ki bu kötü bir şey değil insanlar ölmemeli. Fakat, ben herhangi bir şey hissetmiyorum. Fakar bütün insanlar sanki şehit vermiş gibi kendisi için savaşan bir nefer can vermiş gibi bu olaylara yakınmaları garip geliyor. Yapmacık, sanki bir siyasi olaymış gibi bu olayları ve istanbul sözleşmesini savunuyorlar.(ki ben nötrüm) ama hiç bu olaylara dilini uzatmayan entelektüel takip ettiğim bir kaç insan bile İstanbul sözleşmesi konusuna bu konulara çok ideolojik bakıyorlar gibi hissediyorum.
Ayrıca aile içi bir problem gerçekten de beni hiç ilgilendirmiyor tabii ki şiddet hak hukuk meselesi değil burda, ya da öldü ama hakketti tarzından vasat bir yorum yapmıyorum. Ama biraz kendi seçimi gibi hissediyorum yani o kişinin öldürülmesi benim için ya da toplum için bir sorun teşkil etmiyor tamamen hukuksal bir sorun.
Kendi seçimi konusunu açarsam mesela apartmanın 7. Katında bir balkon var balkonun demirleri yok ama tek balkon o çıkıp balkonda sigara içiyorsun bir gün balkon ıslanıyor yağmurdan çıktığında kayıp düşüp ölüyorsun. Açıkcası kadın cinayetlerini de bu şekilde bakıyorum. Kadın balkonuna demir takmadı diye ölmeyi hakketti mi hayır ama öldü diye alt komşusu onun balkonu ile ilgilenmeli mi? Balkonla ilgilenecek kişi kim? Evin sahibi hukuk.
Normalde böyle popüler konuları takmam ama saydığım entelektüel seviyede bir çok insan bu konuda duyae kasınca kafama takıldı nerede yanlış yapıyorum?
Bir de zaten genel olarak pozitif ayrımcılığı saçma buluyorum. Bir güruha pozitif, negatif ayrımcılık yaparsan mutlaka kültüre işler ve eşitlik bu durumda mümkün olamaz. Ben pozitif ayrımcılığa karşıyım. Irkçılığa karşı olduğum gibi. Kadın erkek eşitliği bir kaç hukuksal değişiklik ve eğitimle çok kolay aşılabilecek bir şey olduğunu düşünüyorum. Hatta bir kadın aynı özelliklerde(hatta daha kötü) bir erkeğe göre isterse daha iyi bir pozisyonda çalışabiliyor, çalılabildiğini gördüm. Özel sektörde bir kaç yerde çalışmışsanız bunu görmemeniz mümkün değil kadınlar hep yapamaz edemez diye hafif işlere veriliyor.
submitted by mechatchronic to KGBTR [link] [comments]


Roe - Seni Görünce Şarkı Sözü - sarki.alternatifim.com